-
Ne Zamandır Yoktu Işıklar
“Bazen insan eski hayatından çıkmadan evvel son bir kez eski odaları dolaşır.”
Geçen gün ofis mutfağında üç yıl evvel kısa bir süre de olsa birlikte çalıştığım bir kadını görmüştüm. Gördüğümde onu tanımadım, sadece adını değil, anıları, dahası yüzünü silmiştim hafızamdan. Üstelik adını hatırlattığında hafızamın derinliklerinde bir ışık bile yanmadı.
Devam eden birkaç haftada hayatımın aynı döneminde tanıştığım ve bir şekilde yollarımızın ayrıldığı farklı insanlarla da karşılaştım. Üstelik her gün geçtiğim yollarda, alışveriş yaptığım markette. Ama neden şimdi?
Mazide bir delik açılmış, cılız anılar suyun üstüne çıkarken bir süre ortalık bulanmıştı ama kolayca temizledim suyu.
Hayatımın o döneminde yazıp biriktirdiğim öykülerimi de “Ne Zamandır Yoktu Işıklar” adı altında toparlayıp Tomris Uyar Öykü Armağanı’na gönderirken de (pek bir beklentim yoktu) ama artık bir sayfa kapanıyor hayatımda diye düşündüm. Artık eski yazılarla oynamaya, kelimeler ekleyip çıkarmaya son vermek istiyordum. Yazdıklarım da bu insanlar gibi neyse oydular işte. Neden uğraşıyordum?
Geçen gün tesadüfen Instagram’da yarışmanın uzun listesinin açıklandığını görünce hızlıca adımı aradım ekranda. Ve listenin sonunda bir ışık yandı: “Ne Zamandır Yoktu Işıklar”
Ofiste karşılaştığım kadını neden gördüğümü hâlâ bilmiyorum. Aslında neden unuttuğumu düşünmeliyim. Belki de çok zaman geçti herşeyin üstünden. Kullanılmayan odaların ışıkları kapanıyor birer birer.
-
London London
Göğsümde gribe göz kırpan cılız bir hırıltı vardı. “Yok,” dedim, “Grip değildir, horultudur.” Emin olmak için eşimin uykusunu böldüm. “Uyan, Londra’ya gidiyoruz.” Horultu bitti, ama hırıltı oradaydı.
Koşarak son anda attık kendimizi Londra trenine. Elimde bu topraklardan çıkmış Virginia Woolf kitabı: Mrs. Dalloway. Önceki gece okumaya başlamıştım ve aslında dünden beridir Londra’daydım bir nevi. Picadilly Caddesi’nde, Buckingham Sarayı’nda, St James Park’ında…
Mrs. Dalloway Ancak Londra Marylebone Tren İstasyonu’ndan indiğimizde beni gerisin geri eve çağıran bir kırıltı (sözlüğe az önce girdi bu kelime) yokluyordu kemiklerimi. Ama çok geçti. Thames Nehri’ne giden kırmızı otobüslerden birine attık kendimizi. Köprü üstünden nehrin diğer yakasına geçerken suyun kahverengini kirden mi yoksa çamurdan mı aldığına dair Marmara Denizi’ne uzanan kısa bir tartışmanın içinde bulduk kendimizi. Bu sohbet esnasında sağlı sollu pek çok Türk’e denk gelindi, kulaklar dikleşti, sesler kısıldı. Artık gönlümüzce Türkçe saçmalama özgürlüğümüzün sonuna gelmiştik; Londra’daydık.
Altı ay sonra yaşadığım nadide İngiliz kasabasından çıkarak bu mega şehre gelince dilimdeki uçuklardan dolayıdır ki ağzımdan uçuk kaçık fikirler çıkıyordu. Bu şehri bırakıp gitmek gibi…İyi de niye geldin o zaman? Ben geldiğimde böyle değildi. Nehir mavi miydi yani? Hayır! Şimdi ağzı kulağındaki göçmenlik yasaları, ağlatmayan ama güldürmeyen ekonomik hayatı, belirsizlikler yumağı ve çok bilinmeyenli denklemler nehrin rengini daha da gözüme batırıyor, aklımda Mazhar Alanson’un Yandım Yandım şarkısını London London ah ki ne London diyerek cover’lıyordum. Nitekim Londra’ da olmak ve yanmak birbirine benzemeye başlamıştı. Ama alkol alma saatimiz henüz gelmediğinden
sahildeki pub’da kahvelerimizi yudumluyorduk işte. (Oysa saat sabah 11′ di ama İngilizler çoktan içmeye başlamıştı.) Bu sefer Barcelona’dan konu açıldı. Alakaya maydanoz diyebilirsiniz ama her Avrupa şehrini her fırsatta birbiriyle kıyaslamak (Barcelona ile özellikle) bende bir huydur. Ne severdik Barcelona’yı, ama koronadan bu yana gitmemiştik. Her yanından yaşam akıyordu şimdi kesin! Dar sokaklarındaki sağlı sollu kafelerinde insanlar şehrin sesini arttırmak için durmadan konuşuyorlardı. (İstanbul gibi tabii ki!) Londra’da bu kafeleri ara ki bul! Sanki binaların altına yahut arkasına saklanmışlardı. Onları keşfetmek için zaman ve şans lazımdı.
Önümüzdeki masaya bu muhabbetin üstüne bir İspanyol grup oturdu. Suratları pek asıktı. Zaten İspanyollar böyleydi, şehirleri güzel ama kendileri asık suratlı, yeri gelince olabildiğine ters. Hâl böyle olunca daha stabil bir duygu haline sahip nazik İngiliz halkı kahverengi Thames Nehri’ ne rağmen galip geliyordu. Çünkü belli bir yaştan sonra öngörülebilirlik ve nezaket önemli bir kıstas oluyordu.
Milyon kere kahve, çay ve tatlı eşliğinde dinlenerek vücudumdaki kırıltıları biraz olsun bastırabilince yine yola koyulduk. Nehir kenarı yolculuğu güzeldi. Aslında dikkatli bakınca her yer kafe doluydu. Günlerden cumartesi olduğunu ve kahve dışında içilebilecek farklı alternatiflerin de olduğunu şık ve genç hanımların (normalde ancak düğüne giderken giyebileceğim türde kıyafetlerle ve topuklu ayakkabılarla) sokaklarda görülmesi ile fark ettik. Güneş batıyordu ve farklı bir Londra sahneye çıkıyordu. Gece hayatıyla senelerdir pek işi olmamış bense panikliyor, erkenden uyumasını tembihleyen sınıf öğretmenine ihanet edeceğini sanan küçük bir kız gibi irkiliyordum.
Kafeler kapanıyordu. Hangisinde ya da nerede olduğunu bilmediğimiz koca, tarihi binaların alt katlarında gece hayatı tomurcuklanıyordu. Göğsümdeki hırıltı kıpırdamaya, bacaklarımdaki kırıltılar takırdamaya başlamıştı hem.
Ancak geceleri bu şehir eylenmekten ibaret değildi. Burada sanki gün batınca heykeller canlanıyor, caddeler genişliyor, binalar uzuyor, korku ve hayranlık karışımı bir büyü salıyordu şehir. Ama halim yoktu ve o yüzden sahilde ansızın karşılaştığımız Shakespeare Tiyatrosu’nu, Trafalgar Square’a henüz konmuş The Lady in Blue heykelini görünce nasıl keyfe geldiğimizi de başka bir zaman anlatırdım. Zaten bu da bir gezi yazısı değil, Virginia Woolf özentisi bir bilinç akışı denemesiydi. Mrs. Dalloway’in iki yüz sayfada anlatılan bir Londra günü, benimkinde bir blog yazısı kadarcık olup hemencecik sonlanması normaldi. Çünkü Marylebone İstasyonu’daki üç numaralı perona bizi eve götürecek tren çoktan yanaşmıştı.
Lady in Blue
(Bilin bakalım aşağıdaki o mavi montlu kim?)
-
Dava (Bir kitap incelemesi değildir)

Kitapları okumadan evvel çok araştırma yapmıyorum, çünkü süprizleri seviyorum. Yine de insanların ne kadar memnun kaldıkları ile ilgili bir referans noktası bulmaya çalışıyorum. Klasikleri okurken ise bu daha kolay.
Dava’yı az evvel bitirdim. Okumadan evvel isminden ötürü ağır bir roman olacağını düşünmüştüm ama artık vakti gelmişti. Gerçi Kafka’nın Dönüşüm kitabında böceğe dönüşmüş bir adamın hikayesini anlattığını düşünürsek benzer hayal gücünde akıcı bir roman olması olağandı.
Kafka bu romanında sebep belirtmeksizin tutuklanan ve davası boyunca suçunu öğrenemeyen bir adamın suçu ile ilgili bilgi edinmeye çalıştığı o zikzaklı yolu anlatıyor, hikayenin sonunda ise ağır bir suç işlediği bildirildiğinde hâlâ suçun ne olduğunu bilmiyor. Dahası herkes bu durumu olağan buluyor çünkü sistem öyle. (Spoiler vermemek için burada susmam lazım!)
Romandaki baş kahramanın yaşadığı bu şey, bana hayatımdaki irili ufaklı davalarımı hatırlattı. Ailede, iş yerinde, evlilikte, arkadaşlar arasında. Sebebini anlamadığımız mağduriyetlerimiz hepimizin olmuştur. Kendimizi bir şeylerden mahrum bırakılmış bir suçlu gibi hissetmişizdir. Suçumuz ise sistemde güç elde etmiş insanların ve onlar ne derse ona inanmaya razı gelmiş ya da gücün yanında saf tutmayı alışkanlık edinmiş grupların fikir yumakları altında şekilleniyor. Çünkü çok ilkel zamanlardan beri sistem ve ilişki ağı böyle.
Eskiden -gençken- zaman geçtikçe emin olmasam da mahkumiyetimi bir şeylere dayandırmaya ve haklı bulmaya başlardım ve onu uzun yıllar üstümde görünmeyen bir hapishane gibi taşırdım. Ne kötü!
Yıllar geçtikçe bu çoğu davanın aslında pek yetkin olmayan ama birilerince -ya da kendilerince- yetkin olarak belirlenmiş insanların bir ürünü olduğunu ve boşuna yargılandığımı anladım. Hayatta en geç öğrendiğimiz ama en gerekli şeyin kendimizin avukatı olmamız gerektiğini de.
Bu yüzden bu davalara artık gitmiyorum bile, ben böyle yaptıkça davalar da yetersiz deliller sebebiyle süre aşımına uğruyor, zamanla unutuluyor.
Kitaba gelecek olursak, okumadıysanız açıp okuyun, su gibi akıyor, klasiklerin neden klasik olduklarını ve zamansız olduklarını hatırlatıyor tekrar. Şimdilerde pek orjinal bulduğumuz kitapların, senaryoların ve filmlerin aslında yıllar evvel bu usta yazarlar tarafından zaten yazıldığını fark ediyorsunuz. Sanat çoğu zaman evrile çevrile yeni bir davaymış gibi tekrar sunuluyor sanki.Yani batı cephesinde yeni birşey yok dostlar! Yine de okumaya devam🙃

-
Kırmızı Kazak
İngiltere’nin bu kırsalında kişi başına düşen park bir adet. En azından iki olsaydı arada bir manzaram değişirdi. Kuru otlar ve çocuksuz salıncaklar bulutlu gökyüzüyle birleşince bir sıkıntı basıyor ama kitap okumak için gerekli sükunet mevcut. Hoş, önümdeki kitap için çevre koşulları önemini yitirmiş durumda. Kırmızı Kazak’ı okumaya devam! İstesem bir haftada bitirirdim ama neden yapayım? Dolapta bekleyen son pasta dilimi gibi özenle tüketiyorum her bir denemeyi. Vitaminler gibi her gün alınmalı ama mutlaka! Kaliteli bir hayat için şart. Ama her vitamin gibi bir süre sonra dozajı arttırmak gerekecek elbet. Bir yerlerde karşılaşıp birşeyler içerken muhabbet etmek gerekecek yazarla! Yazmaktan, çocukluktan, kadın olmaktan, gurbetten, Beşiktaş’tan, “başka şehirler ve başka kıtalar”dan bahsetmek gerekecek. (Evrene mesajım iletilmiştir.)

-
Seramik Bakımı (Uyarı!)
Geçenlerde bin bir emekle yaptığım seramik saksımı yere düşürdüm ve ortadan ikiye ayrıldı. Görece daha küçük bazı parçalar da etrafa saçılmıştı; onları toplayıp bir poşete koydum.
Sevdiğiniz bir şey bir kere kırıldığında pat diye çöpe atamıyorsunuz ama kırık parçaları da o poşetin içinde, vitrindeki bir gözde bir süre bekletebiliyorsunuz. Ancak o gözden ne zaman bir şey alsam kırık parçalar elime batıyordu ve en sonunda saksıyı tamir etmeye karar verdim.
Uygun bir seramik yapıştırıcısı buldum. Önce büyük parçaları bir araya getirdim. Beklediğimden iyi bir sonuç almıştım. Sonra küçük parçaları yerleştirmeye başladım ancak o kadar çoktular ki! Muhtemelen yanlış bir sırayla başladığımdan, en ortaya koyacağım küçük bir parça bir türlü yerine sığmadı. Parçanın nereye ait olduğunu görebiliyordum ama bir türlü yerleştiremiyordum. Çok çaresiz bir andı, törpüleyerek küçültmeye çalıştım ama işe yaramadı. Bu aşamada mecburen bıraktım onarmayı. Saksının bir köşesinde parmak izi kadar bir delik kaldı.
Normalde salonumun en güzel köşesinde, güzel bitkilerime yuva olan saksımı artık bitki yetiştiremem diye kapı ağzındaki dresuarın üzerine koydum. İçine kapının ve arabanın anahtarlıklarını koyuyorduk. Hep hızla geçiyorduk önünden; çünkü kapıdan çıkmak da eve varmak da bu evde sabırsızlık içeren eylemlerdi.
Sonra bir gün fotoğraf arşivimde pembe güllerle çekilmiş resmini gördüm onun. Çok şahsına münasır bir saksıydı.
“Ne kadar da güzelmiş,” dedim. Varlığını neredeyse unutmuştum. Gittim aldım kapının girişinden ama elimde kaldı saksı. Daha önce kırıldığı yerlerden kırılmış meğer tekrar.Bahsettiğim seramik yapıştırıcısının resmini aşağıya bırakıyorum. (Daha net bir görsel için bloga abone olabilirsiniz.) Dediğim gibi bana bir saksıya mal oldu, ürünü kesinlikle ve kesinlikle tavsiye etmiyorum. Bilgilerinize.



-
Bu Gece Son
Lise mezuniyetinde kimin aklına gelmişti üç yüz kadar mezunu bahçede toplayıp “Bu gece son” şarkısını söyletmek? “Biraz sonra bu kapıdan son kez çıkıp yine kendini vuracaksın yollara…” Mutlulukla hüznün çorbaya döndüğü mide acıtan bir andı, o anları bilirsiniz.
Pasaport kuyruğuna hızlı geçiş geldiğinden beri o anın büyüsünü bozdular. Eskiden uzun zikzak kuyrukta polis memuruna doğru ilerlerken her dönüşte dönüp ardımda bıraktıklarıma baktığımda mutlaka bir hıçkırık kondururdum boğazıma. Şimdi bir alete pasaportunu okutuyorsun ve şak diye öbür taraftasın. (Zaten adam gibi hüzünlerimiz sayılıydı, onu da almasaydınız memur bey!)
Yine de uçak kalktığında ardınızda kalan diğer hayatınıza bakarken aynı melankoliye girebilirsiniz. Ancak koca uçak size klostrofobik bir etki yapabilir, bu yüzden memleket ziyaretlerinden yalnız dönmemeye çalışın.
Şimdi ki memleket ziyaretleri yazın o mide ağrıtan güzelliğiyle harmanlanıyor iyice. Hele yaz tatilinin son günü. Muhteşem zamanlar geçirmiş, oteldeki sabah kahvaltılarını uzattıkça uzatmış, hatta demliği boşaltmış, kumsalda şemsiyeci amcayla, marketteki twister buzlu dondurmayla kanka olmuşsunuzdur. Siz artık o tatil beldesindeki dağın, suyun, gökyüzünün bir parçası gibisinizdir. Kim beyaz yakaymış, bilgisayarın şifresi mi varmış modundasınızdır. Ancak son gecenin sabahında bir duygu gelir. O güzelim güne son kez bitmeyecek gibi uyanmanın hüznü. Bir gün daha kalmanın vedayı seyreltmeyeceğini, hatta nahoş bir tad yaratacağını bilirsiniz. Ama aklınızı kurcalar durur o soru: Son bir defa?
En sonki İstanbul ziyaretimde Kadıköy’deki lisemin önünden geçerken demir kapının önünde bekleyip bahçedeki kuru otları izlemiştim bir süre. Lise mezuniyetinde hepsi yemyeşildi. O şarkıyı söyledikten sonra herkes o yeşil çimenlerin üzerinde birbiriyle vedalaşmıştı. Bazı arkadaşlarımıza incecik sarılmıştık nasıl olsa yine görüşürüz diyerek. Bir kısmıyla son kez kucaklaştığımızı nereden bilebilirdik. Ya da o duvarların ardında aynı duyguları bulamayacağımızı.
O kapıyı kapatıp sonsuza kadar kalamazdık o bahçede. Gitmek de bir zaruriyetti; son günleri bir kesik gibi hafızaya iliştirmek karşılığında.
-
Akdeniz Akşamları
Arşivlerden eşimle benim üniversitede müzisyencilik oynadığımız bir video çıktı. Onun saçları uzun, beline varıyor, bense punk modasına öncülük ediyorum, saçlarım kısacık ve pembe. Elimizde gitarlar falan. Ankara’dayız.
Yazımın tam da burasında kafası karışmış bazı tanıdıklar birbirine bakıyordur. Pembe saç mı? Punk mı? Ankara mı? İstanbul peki?
Tamam uydurdum ama video gerçek ve türkü söylüyoruz, gitar da orada. Öyle bilinir ki içimde bir pencerem İstanbul’a bir pencerem de Sivas’a bakıyor ve Sertap Erener fonunda Selda Bağcan çalıyor. Bu video ise bu mozaiğin bir iz düşümü.
Üçüncü bir pencere daha var, Ege Denizi’ne bakan. Günlerden yaz. Hayatımda bir ilki gerçekleştirip gece ayı görene kadar kumsalda kalmaya karar vermişiz. Rom fena kafa yapmış olacak ki bir ara etrafımız çevrilmiş, iki kişilik ortamımıza bir adet gitarcı çocuk ve bir adet spiritüalist eklenmiş. Sadece kumsal ateşimiz eksikti ve Akdeniz Akşamları’ nı söylemek yerine türkü söylüyordu gitarcı. Sivaslıymış meğer o da. Yananlar ve yakanlar muhabbetini başlamadan bitirdi spiritüalist: “Hepimiz yananlardanız.” Gurbette iki yıl kaldıktan sonra vatana dönmüş, bize de aynısını tavsiye etti. Zaten o kumsalda denk gelmemizin bir sebebi vardı ona göre.
Ekibe bir süre sonra o beldede köpeğiyle yaşayan yalnız bir amca da katıldı. Geçen kışı köpeği sayesinde atlatmış, bir zamanlar falanca büyük kulüpleri işletiyormuş oysa. Ne oldum dememeli ne olcam demeli. Yok hayır, bu didaktik girişimi sevmedim, o kadar sevimliydi ki yalnız kaldıysa kesin etrafındakiler sıkıntılıydı.
Ay iyice yerleşti geceye. Gitarcı çocuk ilk ayrıldı. Biz de ardından bir o yana bir bu yana savrularak yolumuzu bulmaya çalıştık.
Spiritüalisti kumsalda bıraktık. Zaten battaniyesini ve matını getirmiş, bu akdeniz akşamları işinin prof’u olmuş.
Odamıza geçince balkondan bir süre daha ayı izledim. Bu gece gerçekten yaşanmış mıydı? Kumsal ekibindekiler benliğimin birer parçalarıydılar sanki. Ben de biraz gitarcı, tam zamanlı gurbetçi, potansiyel spiritüalist ve part time yalnızdım.
Gitarcı çocuk ortamı ilk terk ettiğinde boynu bükük gibiydi. Bir zamanlar şarkı söyleyip gitar çalarken ortama aniden dahil olan kalem ve kağıt yüzünden tam zamanlı yazarlığa soyunan bana tripliydi belki. Ne demişti, “Sesiniz ne kadar güzel, mutlaka bir yerde çıkmalısınız.” Gurbeti sonunda terk edip Fethiye’ye yerleşen kumsal çocuk da bir hayalimi gerçekleştirmişti. Köpekli amcayı düşünüp sonunda yalnızlık yoktur inşallah dedim sessizce ve bir yudum rom diktim tepeye. Sertti.
Belki de sadece rom çok sertti ve tüm bunlar birer rüyaydı.
-
Bu Deniz, Bu Gök ve Bu Taş
Yıllar evvel okuduğum bir haber vardı. Adamın dört çoçuğu olmuş ve isimleri şöyle: Ufuk, Tan, Doğan, Güneş. Şimdi bu isimleri birleştirip cümle haline getirin. İşte bu aklımdan çıkmıyor.
Günün en güzel saatiydi. Ufukta deniz güneşe karışmıştı. Begonviller koyvermişti ancak hiçbir şey düşünemiyordum. Ne bir kitap okuyabiliyordum, ne de hayata dair kararlar alabiliyordum. Misal ufuktan doğan güneşi izlerken, tek yapabildiğim bu durumu tanımlayabilmekti. “Güneş ufuktan şimdi doğar.”
Balkondaki ahşap korkulukta duran iki yeşil çekirgeden farksızdım. Var olmanın dayanılmaz hafifliğine dayanamıyordum ve hadi diyordum: Artık “yürüyelim arkadaşlar.”
Oysa çekirgeler zıplardı. Üstelik bir zıplar, iki zıplar…Üçte ne olurdu pek bilinmiyordu. Çünkü insanlar devamını pek getirmezdi bu cümlenin ancak çekirgenin başına kötü bir şey gelmiş olabileceğini bilirdik.
Çekirgeler zıplayarak gitti. Cır cır böcekleri başladı anlamsız bir koro gibi bağırmaya. “Sesimizi yer gök su dinlesin!” Sonra birden sustular. Bu ansızın susuş içimi ürpertti. İnsanlığa karşı derin bir savaşa girişmeseler iyiydi.
Onlar gidince ben de güzelim denizi izledim ve oldukça sessiz şunu dedim, “Bu deniz, bu gök, bu taş nerede var yahu?”
Ay da tamamen çekilmişti. Deniz’e Vuran Ay Işığı. İşte henüz doğmamış çocuklarımın adlarını bulmuştum. Bir gün doğumundan alınabilecek maksimum verimi elde etmiştim.Yine de ikinci çocuğun adıyla ilgili adil bir ayarlama yapmam gerekebilirdi. Birinci çocuk için ise şimdiden bir endişe basmıştı içimi.
Ben bu kritik konuyu halletmeye çalışırken arkamdan bir ses konuştu. “Perdeleri kapat da uyuyalım.” Perdeleri kapatsam da bu saatten sonra uyuyabilir miydik? Perdenin aralarından giren ışığı durduramazdım elbette.
Kafam pekmez gibi dibe çökmüş olsa da fena şeyler düşünmemiş olmanın gururuyla oturup bunları yazdım Gün Doğan’a Dek. Yok bu sefer de üçüncü çocuğa çok yazık oluyordu.Her neyse Gün Aydın.

-
Fesleğenler
Kanada’da bir belediye ağaçlara yaşama hakkı vermiş. Doğduğu yerde serpilme hakkı da yasaya dahil. Bunu duyan saksıdaki fesleğenim bir süredir triplerde ama onu köklerinden alıp koparan ben değilim.
Bugün şunu düşündüm. Bu evde kocam, ben, iki kedim de sevgili fesleğen hanımla aynı kaderi paylaşıyoruz. Bazen kedilerim için de kederleniyorum. Analarından babalarından kopmakla kalmadılar bir de ülkelerinden oldular. En azından bizim rızamız vardı kalkıp buraya gelmek için. Ki ben de buradaki huzuru, tuğlalı müstakil evleri ve geniş parkları çok sevsem de bazen kendimi denize yakın sıcak bir Ege kasabasında hayal ediyorum. İleride bir gün önemli biri olursam muhtemelen şöyle diyecekler ardımdan: Hayatının falanca yılarını İngiltere’ nin küçük bir kasabasında geçiren T.A. ülkesine geri döndü. Son yıllarını Fethiye’de deniz kenarındaki müstakil evinde geçirdi.
Daha neler!
Daha neler demeyin bir gün önemli biri olmam mümkün değilmiş gibi. Belki de Ölüdeniz’ in belediye başkanı olacağım. Özlem Tekin bile rock starlığı gözünü kırpmadan bir kenara attı bu yüzden.
Her neyse. Gece otuz dereceydi buralar. Avrupa gerçekten de cayır cayır yanıyor. Uyku tutmayınca kalkıp Deniz Göktaş’ın son stand upı Ölü Deniz’i izledim. Henüz yasaklanmamışken izlemenizi tavsiye ederim. Gerçi dinledikten sonra TR’deyseniz kaçıp gitme isteği gelebilir. Ama gurbetteyken ülkeye dönüp tüm fesleğenlere sarılma isteği yükleniyor.
İyi geceler.
Ve günaydın da.
-
Çoban Yıldızı
Facebook yine milattan önceki fotoğrafları önüme düşürdü. Bu seferki Yıldız’da okurken bahar şenliğinde çekilmiş bir fotoğraf. Birkaç arkadaş gondoldayız. İlk kez gondola binmiştim. Hatırlıyorum, arka fonda konser alanından Teoman’ın sesi geliyordu. “Şimdi ölmek istemem, daha bir kalbe dokunmadan..”
Gondol alçalıp yükselmeye başladı. En son mertebeye ulaştığında kendimi Kurtuluş Savaşı’nda o ağır kağnıları taşıyan kadınlar gibi hissetmiştim. Bilmediğim bir güçle önümdeki demire tutunmuş, havadayken kendimi koltuğa mıhlamıştım. Yer çekimine karşı geldiğim olağanüstü bir andı ama güçsüz kollarım her an pes edebilirdi. Bir kalbe dokunmayı boşver de yüzme bilmeden daha, son kez güneşte yanmadan ölebilirdim. Sağ kalırsam yüzme öğrenmeye and içtim.
O gün o gondoldan sağ salim indim ve bir daha da binmedim. On yıl sonra yüzmeyi öğrendim. Birçok şeyi geç hallettiğimden büyümeye sıra geldiğinde yaşım otuz beşti. Sonunda kendimi şükür ki tanıdım, sevdim ve karşılıklı helalleştik. Vefasızlıklar, gostling, gastling ve ego savaşları derken biraz yıprandık tabii. Biliyorum, tek değilim, insan olmanın fıtratında var bunlar. İnsanlık olarak birbirimize ettiğimizin ucu bucağı yok. Birbirimizi eğittiğimiz yetti demek istiyorum. Biri şu gondolu durdursun artık!
Buradaki havanın da gondoldan farkı yok dostlar. Biri şu havayı da durdurabilir mi? Bir öyle bir böyle. Güneş bir kaçıyor sonra fena yakıyor. Ancak ben istikrarı seven bir canlıyım. Oysa üzerinde koşuşturduğumuz şu dünya küresi bile kendi etrafında dönüyor. Bu yüzden bazen dengem şaşınca küçük çocuklar gibi yatağımda yorganın altına girip çoban yıldızını arıyorum. Sonra kendime kızıyorum:İyi de hani büyümüştün?
Fotoğrafa döndüm tekrar, olacaklardan habersiz ne kadar da tatlı ve masumuz. Şimdi o çocukluk sularından çok uzağız. Büyüdükçe her şeyin daha iyiye gitmesi gerekirken daha fenalaşmasına hep birlikte şaşırmalı. Belki de büyüklerin dünyasına girmeden kendi kendimize büyümeliydik. Kendi kendimizin çobanı da yıldızı da olurduk. Bizi büyükler mahvetti, yazın bunu bir kenara.