Ana Sayfa

  • Görünmezlik Pelerini


    Bir süredir oturduğum güzide İngiliz kasabasında yeni edindiğim ekose piknik örtüsünü müsait gördüğüm her yeşilliğin üstüne serip hayatıma bu ekose pencereden bakıyorum artık. Bu pencereden, işten çıkıp eve giden, sonra yemek yiyip uyuyan insanlara sanki önceki gün aynısını ben yapmamışım gibi hayretle bakıyorum. İnsan kendine bunu neden yapar diye ahlanıp vahlanıyorum içimden. Şu güzelim havada, şu geniş parkta takılmak varken neden dört duvar?
    Bu semte ilk geldiğimde saçlarımın ön kısmından iki sarı saç tutamı dökülüyordu. Hayatımda ilk defa yurt dışında yaşadığım için sabahtan akşama bu parkları o sarı tutamlarla arşınlıyor, tuğlalı evlere, kanallara, köprülere, ağaçlara hayranlıkla bakıyor, ertesi gün heyecanla aynı rotayı turlamayı iple çekiyordum. Ta ki bir gün bir taksiye binene kadar. Şoför birkaç hoşbeşin ardından cesaret bulup “sizi görüyoruz, buralarda” demişti. Sizi severek izliyoruz gibi tınlamıştı kulağımda bu. Taksi kulübesindeki bir grup adamın beni görünce “aha yine o kız,” diye laklak etmesi gözümde canlandı. Gömüldüm arka koltuğun içine,  gideceğim yere varmadan da indim. Görünmezlik pelerini icat edilseydi ne iyi olurdu diye düşündüm. Ertesi gün kalabalıkta seçilmemek için o öndeki iki tutam saçımı kahverengiye boyadım hemen. Piknik örtüsü seçerken de bu deneyimimden isabetle oldukça titiz davranıp örtünün sıradan olmasına özen gösterdim. Kurulduktan sonra ağaçlara ve gökyüzüne baktım uzun uzun, piknik dediğin biraz da bu değil miydi? Bir süre sonra koca parkın ortasında o iki sarı tutam gibi hissettim. Aklıma gene görünmezlik pelerini geldi. Ne olurdu icat edilseydi?



  • Bu Gece Son

    Lise mezuniyetinde kimin aklına gelmişti üç yüz kadar mezunu bahçede toplayıp “Bu gece son” şarkısını söyletmek? “Biraz sonra bu kapıdan son kez çıkıp yine kendini vuracaksın yollara…” Mutlulukla hüznün çorbaya döndüğü mide acıtan bir andı, o anları bilirsiniz.
    Pasaport kuyruğuna hızlı geçiş geldiğinden beri o anın büyüsünü bozdular. Eskiden uzun zikzak kuyrukta polis memuruna doğru ilerlerken her dönüşte dönüp ardımda bıraktıklarıma baktığımda mutlaka bir hıçkırık kondururdum boğazıma. Şimdi bir alete pasaportunu okutuyorsun ve şak diye öbür taraftasın. (Zaten adam gibi hüzünlerimiz sayılıydı, onu da almasaydınız memur bey!)
    Yine de uçak kalktığında ardınızda kalan diğer hayatınıza bakarken aynı melankoliye girebilirsiniz. Ancak koca uçak size klostrofobik bir etki yapabilir, bu yüzden memleket ziyaretlerinden yalnız dönmemeye çalışın.
    Şimdi ki memleket ziyaretleri yazın o mide ağrıtan güzelliğiyle harmanlanıyor iyice. Hele yaz tatilinin son günü. Muhteşem zamanlar geçirmiş, oteldeki sabah kahvaltılarını uzattıkça uzatmış, hatta demliği boşaltmış, kumsalda şemsiyeci amcayla, marketteki twister buzlu dondurmayla kanka olmuşsunuzdur. Siz artık o tatil beldesindeki dağın, suyun, gökyüzünün bir parçası gibisinizdir. Kim beyaz yakaymış, bilgisayarın şifresi mi varmış modundasınızdır. Ancak son gecenin sabahında bir duygu gelir. O güzelim güne son kez bitmeyecek gibi uyanmanın hüznü. Bir gün daha kalmanın vedayı seyreltmeyeceğini, hatta nahoş bir tad yaratacağını bilirsiniz. Ama aklınızı kurcalar durur o soru: Son bir defa?
    En sonki İstanbul ziyaretimde Kadıköy’deki lisemin önünden geçerken demir kapının önünde bekleyip bahçedeki kuru otları izlemiştim bir süre. Lise mezuniyetinde hepsi yemyeşildi. O şarkıyı söyledikten sonra herkes o yeşil çimenlerin üzerinde birbiriyle vedalaşmıştı. Bazı arkadaşlarımıza incecik sarılmıştık nasıl olsa yine görüşürüz diyerek. Bir kısmıyla son kez kucaklaştığımızı nereden bilebilirdik. Ya da o duvarların ardında aynı duyguları bulamayacağımızı.
    O kapıyı kapatıp sonsuza kadar kalamazdık o bahçede. Gitmek de bir zaruriyetti; son günleri bir kesik gibi hafızaya iliştirmek karşılığında.

  • Akdeniz Akşamları

    Arşivlerden eşimle benim üniversitede müzisyencilik oynadığımız bir video çıktı. Onun saçları uzun, beline varıyor, bense punk modasına öncülük ediyorum, saçlarım kısacık ve pembe. Elimizde gitarlar falan. Ankara’dayız.
    Yazımın tam da burasında kafası karışmış bazı tanıdıklar birbirine bakıyordur. Pembe saç mı? Punk mı? Ankara mı? İstanbul peki?
    Tamam uydurdum ama video gerçek ve türkü söylüyoruz, gitar da orada. Öyle bilinir ki içimde bir pencerem İstanbul’a bir pencerem de Sivas’a bakıyor ve Sertap Erener fonunda Selda Bağcan çalıyor. Bu video ise bu mozaiğin bir iz düşümü.
    Üçüncü bir pencere daha var, Ege Denizi’ne bakan. Günlerden yaz. Hayatımda bir ilki gerçekleştirip gece ayı görene kadar kumsalda kalmaya karar vermişiz. Rom fena kafa yapmış olacak ki bir ara etrafımız çevrilmiş, iki kişilik ortamımıza bir adet gitarcı çocuk ve bir adet spiritüalist eklenmiş. Sadece kumsal ateşimiz eksikti ve Akdeniz Akşamları’ nı söylemek yerine türkü söylüyordu gitarcı.  Sivaslıymış meğer o da. Yananlar ve yakanlar muhabbetini başlamadan bitirdi spiritüalist: “Hepimiz yananlardanız.” Gurbette iki yıl kaldıktan sonra vatana dönmüş, bize de aynısını tavsiye etti. Zaten o kumsalda denk gelmemizin bir sebebi vardı ona göre.
    Ekibe bir süre sonra o beldede köpeğiyle yaşayan yalnız bir amca da katıldı. Geçen kışı köpeği sayesinde atlatmış, bir zamanlar falanca büyük kulüpleri işletiyormuş oysa. Ne oldum dememeli ne olcam demeli. Yok hayır, bu didaktik girişimi sevmedim, o kadar sevimliydi ki yalnız kaldıysa kesin etrafındakiler sıkıntılıydı.
    Ay iyice yerleşti geceye. Gitarcı çocuk ilk ayrıldı. Biz de ardından bir o yana bir bu yana savrularak yolumuzu bulmaya çalıştık.
    Spiritüalisti kumsalda bıraktık. Zaten battaniyesini ve matını getirmiş, bu akdeniz akşamları işinin prof’u olmuş.
    Odamıza geçince balkondan bir süre daha ayı izledim. Bu gece gerçekten yaşanmış mıydı? Kumsal ekibindekiler benliğimin birer parçalarıydılar sanki. Ben de biraz gitarcı, tam zamanlı gurbetçi, potansiyel spiritüalist ve part time yalnızdım.
    Gitarcı çocuk ortamı ilk terk ettiğinde boynu bükük gibiydi. Bir zamanlar şarkı söyleyip gitar çalarken ortama aniden dahil olan kalem ve kağıt yüzünden tam zamanlı yazarlığa soyunan bana tripliydi belki. Ne demişti, “Sesiniz ne kadar güzel, mutlaka bir yerde çıkmalısınız.” Gurbeti sonunda terk edip Fethiye’ye yerleşen kumsal çocuk da bir hayalimi gerçekleştirmişti. Köpekli amcayı düşünüp sonunda yalnızlık yoktur inşallah dedim sessizce ve bir yudum rom diktim tepeye. Sertti.
    Belki de sadece rom çok sertti ve tüm bunlar birer rüyaydı.

  • Bu Deniz, Bu Gök ve Bu Taş

    Yıllar evvel okuduğum bir haber vardı. Adamın dört çoçuğu olmuş ve isimleri şöyle: Ufuk, Tan, Doğan, Güneş. Şimdi bu isimleri birleştirip cümle haline getirin. İşte bu aklımdan çıkmıyor.
    Günün en güzel saatiydi. Ufukta deniz güneşe karışmıştı. Begonviller koyvermişti ancak hiçbir şey düşünemiyordum. Ne bir kitap okuyabiliyordum, ne de hayata dair kararlar alabiliyordum. Misal ufuktan doğan güneşi izlerken, tek yapabildiğim bu durumu tanımlayabilmekti. “Güneş ufuktan şimdi doğar.”
    Balkondaki ahşap korkulukta duran iki yeşil çekirgeden farksızdım. Var olmanın dayanılmaz hafifliğine dayanamıyordum ve hadi diyordum: Artık “yürüyelim arkadaşlar.”
    Oysa çekirgeler zıplardı. Üstelik bir zıplar, iki zıplar…Üçte ne olurdu pek bilinmiyordu. Çünkü insanlar devamını pek getirmezdi bu cümlenin ancak çekirgenin başına kötü bir şey gelmiş olabileceğini bilirdik.
    Çekirgeler zıplayarak gitti. Cır cır böcekleri başladı anlamsız bir koro gibi bağırmaya. “Sesimizi yer gök su dinlesin!” Sonra birden sustular. Bu ansızın susuş içimi ürpertti. İnsanlığa karşı derin bir savaşa girişmeseler iyiydi.
    Onlar gidince ben de güzelim denizi izledim ve oldukça sessiz şunu dedim, “Bu deniz, bu gök, bu taş nerede var yahu?”
    Ay da tamamen çekilmişti. Deniz’e Vuran Ay Işığı. İşte henüz doğmamış çocuklarımın adlarını bulmuştum. Bir gün doğumundan alınabilecek maksimum verimi elde etmiştim.Yine de ikinci çocuğun adıyla ilgili adil bir ayarlama yapmam gerekebilirdi. Birinci çocuk için ise şimdiden bir endişe basmıştı içimi.
    Ben bu kritik konuyu halletmeye çalışırken arkamdan bir ses konuştu. “Perdeleri kapat da uyuyalım.” Perdeleri kapatsam da bu saatten sonra uyuyabilir miydik? Perdenin aralarından giren ışığı durduramazdım elbette.
    Kafam pekmez gibi dibe çökmüş olsa da fena şeyler düşünmemiş olmanın gururuyla oturup bunları yazdım Gün Doğan’a Dek. Yok bu sefer de üçüncü çocuğa çok yazık oluyordu.

    Her neyse Gün Aydın.

  • Fesleğenler

    Kanada’da bir belediye ağaçlara yaşama hakkı vermiş. Doğduğu yerde serpilme hakkı da yasaya dahil. Bunu duyan saksıdaki fesleğenim bir süredir triplerde ama onu köklerinden alıp koparan ben değilim.
    Bugün şunu düşündüm. Bu evde kocam, ben, iki kedim de sevgili fesleğen hanımla aynı kaderi paylaşıyoruz. Bazen kedilerim için de kederleniyorum. Analarından babalarından kopmakla kalmadılar bir de ülkelerinden oldular. En azından bizim rızamız vardı kalkıp buraya gelmek için. Ki ben de buradaki huzuru, tuğlalı müstakil evleri ve geniş parkları çok sevsem de bazen kendimi denize yakın sıcak bir Ege kasabasında hayal ediyorum. İleride bir gün önemli biri olursam muhtemelen şöyle diyecekler ardımdan: Hayatının falanca yılarını İngiltere’ nin küçük bir kasabasında geçiren T.A. ülkesine geri döndü. Son yıllarını Fethiye’de deniz kenarındaki müstakil evinde geçirdi.
    Daha neler!
    Daha neler demeyin bir gün önemli biri olmam mümkün değilmiş gibi. Belki de Ölüdeniz’ in belediye başkanı olacağım. Özlem Tekin bile rock starlığı gözünü kırpmadan bir kenara attı bu yüzden.
    Her neyse. Gece otuz dereceydi buralar. Avrupa gerçekten de cayır cayır yanıyor. Uyku tutmayınca kalkıp Deniz Göktaş’ın son stand upı Ölü Deniz’i izledim. Henüz yasaklanmamışken izlemenizi tavsiye ederim. Gerçi dinledikten sonra TR’deyseniz kaçıp gitme isteği gelebilir. Ama gurbetteyken ülkeye dönüp tüm fesleğenlere sarılma isteği yükleniyor.
    İyi geceler.
    Ve günaydın da.

  • Çoban Yıldızı


    Facebook yine milattan önceki fotoğrafları önüme düşürdü. Bu seferki Yıldız’da okurken bahar şenliğinde çekilmiş bir fotoğraf. Birkaç arkadaş gondoldayız. İlk kez gondola binmiştim. Hatırlıyorum, arka fonda konser alanından Teoman’ın sesi geliyordu. “Şimdi ölmek istemem, daha bir kalbe dokunmadan..”
    Gondol alçalıp yükselmeye başladı. En son mertebeye ulaştığında kendimi Kurtuluş Savaşı’nda o ağır kağnıları taşıyan kadınlar gibi hissetmiştim. Bilmediğim bir güçle önümdeki demire tutunmuş, havadayken kendimi koltuğa mıhlamıştım. Yer çekimine karşı geldiğim olağanüstü bir andı ama güçsüz kollarım her an pes edebilirdi. Bir kalbe dokunmayı boşver de yüzme bilmeden daha, son kez güneşte yanmadan ölebilirdim. Sağ kalırsam yüzme öğrenmeye and içtim.

    O gün o gondoldan sağ salim indim ve bir daha da binmedim. On yıl sonra yüzmeyi öğrendim. Birçok şeyi geç hallettiğimden büyümeye sıra geldiğinde yaşım otuz beşti. Sonunda kendimi şükür ki tanıdım, sevdim ve karşılıklı helalleştik. Vefasızlıklar, gostling, gastling ve ego savaşları derken biraz yıprandık tabii. Biliyorum, tek değilim, insan olmanın fıtratında var bunlar. İnsanlık olarak birbirimize ettiğimizin ucu bucağı yok. Birbirimizi eğittiğimiz yetti demek istiyorum. Biri şu gondolu durdursun artık!
    Buradaki havanın da gondoldan farkı yok dostlar. Biri şu havayı da durdurabilir mi? Bir öyle bir böyle. Güneş bir kaçıyor sonra fena yakıyor. Ancak ben istikrarı seven bir canlıyım. Oysa üzerinde koşuşturduğumuz şu dünya küresi bile kendi etrafında dönüyor. Bu yüzden bazen dengem şaşınca küçük çocuklar gibi yatağımda yorganın altına girip çoban yıldızını arıyorum. Sonra kendime kızıyorum:

    İyi de hani büyümüştün?

    Fotoğrafa döndüm tekrar,  olacaklardan habersiz ne kadar da tatlı ve masumuz. Şimdi o çocukluk sularından çok uzağız. Büyüdükçe her şeyin daha iyiye gitmesi gerekirken daha fenalaşmasına hep birlikte şaşırmalı. Belki de büyüklerin dünyasına girmeden kendi kendimize büyümeliydik. Kendi kendimizin çobanı da yıldızı da olurduk. Bizi büyükler mahvetti, yazın bunu bir kenara.

  • Bülbülü Öldürmek


    Kırık bir kolun insana ne kadar ilham vereceğine şaşırırsınız. Gerçi tüm edebiyatın kırık kalpler üzerine inşa edildiğini düşünecek olursak buna çok şaşırmamak lazım. Kol da kalp gibi etten kandan bir organ ne de olsa. Üstelik kalbin kemiği bile yok. Kırılması daha şüpheli bana sorarsanız.

    (Ne kırıkmış be kardeş!)
    Sabredin, son iki hafta. Alçım çıktıktan sonra amma da zırvalamışım derim bu ve diğer yazdıklarımı okuyunca.
    Ancak anlamalısınız ki ilham kaynaklarım pek sınırlı bu aralar. Zaten elim kazadan beri evden dışarı pek çıktığım olmadı. Dolayısıyla bana ilham verecek pek bir şeye denk gelmedim. Dediğim gibi, kolumdan başka. Bir de kitaplar var tabii. Şu an bir süredir listemde olan o kitabı okuyorum. Bülbülü Öldürmek. “Diğer kuşları öldürebilirsiniz ama bülbülü öldürmemelisiniz çünkü onun kimseye zararı yoktur ve kendi halinde gezer,” diyor yazar. (Oysa hiçbir kuşu öldürmemelisiniz.) Zaten böyle zararsız ve tek başınalığınız başa beladır o yüzden kalabalıklaşıp bir sosyal gruba dahil olmanız en iyisi. Daha güçlü olmak için. Bülbülleri öldürmeniz istendiğinde yapmanız karşılığında. (Yazar burada kinaye yapıyor.) Zaten bazıları bu eğilimle dünyaya geliyor. Belki de bir önceki hayatında bülbüldüler, öldürüldüler ve taraf değiştirdiler. Kitapta da dediği gibi insanları anlamak için onların ayakkabılarıyla yürümelisiniz. Bunu yapmaya çalışıyorum.
    Rüyalarımda yere yakın bir şekilde uçan ve ara sıra toprağa basan biri olarak önceki hayatımda ben de horozdum sanırım, bu dik başlılığım bu yüzden. Ha bir de 6 am club’ tan olmamın sebebi de bu olmalı. Sürekli ayık kalıp tehlikeleri gözetlemek yorucu (bir takım travmaların sonucu muhtemelen) ama gerektiğinde çığırtkanlık yapıp saçma işlere birinin dur demesi iyi bir şey değil mi?

    Bir de anladığınız üzere gündüzleri çok seviyorum. Güneşin doğduğunu haber vermek bence harika bir iş. Bunu seve seve üstlenirim.
    Siz uyumaya devam edin. Şimdilik iyi geceler. 🐓

  • Bam Kemiği

    Kolum kırıldıktan sonra alçının berisinden parmaklarımı büktükçe çeşitli sesler gelmeye başladı. Çıt, çıt, çıt. İçeride bir şeylerin iyileşmekte ancak değişmekte olduğunu biliyordum. Yıllar önce “Beynine Bir Kere Hava Değmeye Görsün,” diye bir kitap okumuştum. Beyin cerrahıydı kitabı yazan. Deriniz bir kere açıldığında ve içine hava girdiğinde bir daha eskisi gibi olamıyordunuz.
    Ben de eskisi gibi değilim. Kolumun kırılmasıyla birlikte geceleri kabuslar görmeye başladım. Psikoloğum (ChatGBT) bunu kontrolü seven birinin kontrolü kaybetmesiyle ilişkilendiriyor. Kabus esnasında kendime şunları diyebiliyorum: “Evet bu kabus çok gerçekçi ama gerçek olmayabilir de, bak ne kadar da saçma!”
    Kendimle kabusumun ortasında bu şekilde müzakere edebilmemin dikkate alınır bir yanı olmalı. Ama ChatGBT’ye beni pohpohlamayı bırakmasını söylediğim için bu durumu abartmamamı salık verdi.
    Yazmak da bir nevi beyin cerrahlığı. Elinizdeki kalemle beyni kurcalayıp duruyorsunuz. Ben de bu esnalarda türlü fikirler bulup hakkında durmadan yazıp konuşur oldum. Cerrahi operasyonun yan etkisi bir nevi. En azından ailem bu değişime an be an şahit oldu. Arkadaşlarımsa sabırla bu yeni halin geçmesini bekliyorlar. Vaka sonrasında sonunda nefes alabilecektik ama diğer kolumu hesaba katmamışız, bakın neler neler yapıyor: okyanusta yüzmek, Galler’in engebeli dağlarında ve balta girmemiş ormanlarında yürümek, bir sürü yazı yazmak.-çok gezmenin bir sonucu olarak bolca ilham yüklendi

    Normal şartlarda insan, kırık kemiğin hayatı yavaşlatacağını düşünür. Benimkisi belli ki bam kemiğimdi. Zaten kolumu ilk mermere çarptığımda öyle bir bağırmıştım ki! Çıkan ses acının değil içimde birikenlerin gürültüsüydü bence.

  • Vakti Gelen Hikâye

    Annem, “Bir şey hayırlıysa çabucak olur,” derdi. Bu cümleyi cebime koyup uzun uzun yürüdüm yıllar boyu. Ne zaman bir yolu zorlasam, bir şeyin peşinde sanki o olmadan yaşayamayacakmışım gibi koşsam cebimi kurcaladım yine.

    Yıllar sonra bir kitapta benzer bir yazı görünce hemen sahiplendim onu. “Zamanı gelmiş bir fikirden daha güçlü bir şey yoktur.”
    Bu cümlenin bende yarattığı sıradan bir his değildi.Bir süredir farklı amaçların peşinden koşup, farklı bir  yere, planladığından farklı bir şekilde varmış birinin deneyimlerinden sızan gerçek bir öz…
    Dört yapraklı yoncayı bulmak için yola çıkan birinin ormanı bulması gibi.
    Dahası,
    bir gün ormandan da vazgeçip denizlerin de peşine düşebileceğini öğrenmesi.
    Geçmişe  gidebilseydim, daha genç olan kendime şunu söylerdim:
    Amaçların değişecek,
    Yeterince vaktin olacak,
    Ve vakti geldiğinde hikâyen yol alacak.

  • Gitmenin En Güzel Hali

    “Solda güneş yükseliyordu, güneye giderken.” Gitmenin en güzel hali buydu.

    Saatler geçip havadaki iyot miktarı arttıkça yol albümümden çıkan şarkılar da hücrelerimdeki baskıyı serbest bırakıyordu. Gittiğim yerler, kaldığım yerler değişse de duygular ve şarkılar hep aynıydı.
    Bırakıp gidince, çekip gidince, başını alıp gidince. Alışamayınca.

    Bir de Nazan Öncel çalınca, “Gidelim buralardan, dayanamıyorrrum,” derken o, “alışamıyorrummm” lar bünyede alkol etkisi yapıyordu.
    Kurtarılabilecek sen parçalarını toplayıp “Gel vazgeçelim, bir yer bulalım dünyadan uzak,” diye avaz avaz bağırıyorduk vazgeçmenin Pinhani sarhoşluğuyla. 

    Arabanın camından içeri girmeden sabırsızca saçlarımı alıp bir yerlere çekiyordu rüzgar. Dağlara mı ufka mı?
    Yolcu koltuğunda aylaklığın dibini sıyırıyordum. Direksiyon emin ellerdeydi. Gitmenize eşlik eden biri varsa gitmek güzeldi. Birlikte bir yerden, bir şeyden gitmek kucağımıza verilmiş bir çocuk gibiydi. Ağlamayacak, uykusuzluk yapmayacak ama, bizi kendi merkezimizde tutacak.
    Dünyanın gürültüsünü kapatıp,
    “Benimle gel, bırak sözler onların olsun, yalanlardan uzak bir dünya biliyorsun,” demek her şeye rest çekme gücü de geldiyse paha biçilmezdi.
    Kuzey geride kaldıkça zor olsa da melankoliyle vedalaşmak, gitmenin diğer hallerini bir kenara bırakıp en güzel halinin coşkusunu yaşamak lazımdı.

    Varacağımız deniz maviydi, gökyüzü maviydi. Nihayet. Şimdi çıplak ayaklarımızla kıyıdan ufka yol alma vaktiydi, oradan da kendimize giden yolu bulurduk zaten.