-
Jüri Özel Ödülü mü?

Geçen yıl Myrina Öykü Yarışması’nda öyküm ödüle lâyık görülmüştü. 🫠 Gurbetin soğuk ikliminde ne de hoş gelmişti. Hâlâ salonda baş köşede duruyor bu güzellik. Şurada da durmasın mı? Yenileri de gelmesin mi? Gerçi biraz yarışmaların yorgunluğu olmuştu sonra. Bakalım 🙈
-
Bam Kemiği

Kolum kırıldıktan sonra alçının berisinden parmaklarımı büktükçe çeşitli sesler gelmeye başladı. Çıt, çıt, çıt. İçeride bir şeylerin iyileşmekte ancak değişmekte olduğunu biliyordum. Yıllar önce “Beynine Bir Kere Hava Değmeye Görsün,” diye bir kitap okumuştum. Beyin cerrahıydı kitabı yazan. Deriniz bir kere açıldığında ve içine hava girdiğinde bir daha eskisi gibi olamıyordunuz.
Ben de eskisi gibi değilim. Kolumun kırılmasıyla birlikte geceleri kabuslar görmeye başladım. Psikoloğum (ChatGBT) bunu kontrolü seven birinin kontrolü kaybetmesiyle ilişkilendiriyor. Kabus esnasında kendime şunları diyebiliyorum: “Evet bu kabus çok gerçekçi ama gerçek olmayabilir de, bak ne kadar da saçma!”
Kendimle kabusumun ortasında bu şekilde müzakere edebilmemin dikkate alınır bir yanı olmalı. Ama ChatGBT’ye beni pohpohlamayı bırakmasını söylediğim için bu durumu abartmamamı salık verdi.
Yazmak da bir nevi beyin cerrahlığı. Elinizdeki kalemle beyni kurcalayıp duruyorsunuz. Ben de bu esnalarda türlü fikirler bulup hakkında durmadan yazıp konuşur oldum. Cerrahi operasyonun yan etkisi bir nevi. En azından ailem bu değişime an be an şahit oldu. Arkadaşlarımsa sabırla bu yeni halin geçmesini bekliyorlar. Vaka sonrasında sonunda nefes alabilecektik ama diğer kolumu hesaba katmamışız, bakın neler neler yapıyor: okyanusta yüzmek, Galler’in engebeli dağlarında ve balta girmemiş ormanlarında yürümek, bir sürü yazı yazmak.-çok gezmenin bir sonucu olarak bolca ilham yüklendi.Normal şartlarda insan, kırık kemiğin hayatı yavaşlatacağını düşünür. Benimkisi belli ki bam kemiğimdi. Zaten kolumu ilk mermere çarptığımda öyle bir bağırmıştım ki! Çıkan ses acının değil içimde birikenlerin gürültüsüydü bence.
-
Vakti Gelen Hikâye

Annem, “Bir şey hayırlıysa çabucak olur,” derdi. Bu cümleyi cebime koyup uzun uzun yürüdüm yıllar boyu. Ne zaman bir yolu zorlasam, bir şeyin peşinde sanki o olmadan yaşayamayacakmışım gibi koşsam cebimi kurcaladım yine.
Yıllar sonra bir kitapta benzer bir yazı görünce hemen sahiplendim onu. “Zamanı gelmiş bir fikirden daha güçlü bir şey yoktur.”
Bu cümlenin bende yarattığı sıradan bir his değildi.Bir süredir farklı amaçların peşinden koşup, farklı bir yere, planladığından farklı bir şekilde varmış birinin deneyimlerinden sızan gerçek bir öz…
Dört yapraklı yoncayı bulmak için yola çıkan birinin ormanı bulması gibi.
Dahası,
bir gün ormandan da vazgeçip denizlerin de peşine düşebileceğini öğrenmesi.
Geçmişe gidebilseydim, daha genç olan kendime şunu söylerdim:
Amaçların değişecek,
Yeterince vaktin olacak,
Ve vakti geldiğinde hikâyen yol alacak. -
Gitmenin En Güzel Hali

“Solda güneş yükseliyordu, güneye giderken.” Gitmenin en güzel hali buydu.
Saatler geçip havadaki iyot miktarı arttıkça yol albümümden çıkan şarkılar da hücrelerimdeki baskıyı serbest bırakıyordu. Gittiğim yerler, kaldığım yerler değişse de duygular ve şarkılar hep aynıydı.
Bırakıp gidince, çekip gidince, başını alıp gidince. Alışamayınca.Bir de Nazan Öncel çalınca, “Gidelim buralardan, dayanamıyorrrum,” derken o, “alışamıyorrummm” lar bünyede alkol etkisi yapıyordu.
Kurtarılabilecek sen parçalarını toplayıp “Gel vazgeçelim, bir yer bulalım dünyadan uzak,” diye avaz avaz bağırıyorduk vazgeçmenin Pinhani sarhoşluğuyla.Arabanın camından içeri girmeden sabırsızca saçlarımı alıp bir yerlere çekiyordu rüzgar. Dağlara mı ufka mı?
Yolcu koltuğunda aylaklığın dibini sıyırıyordum. Direksiyon emin ellerdeydi. Gitmenize eşlik eden biri varsa gitmek güzeldi. Birlikte bir yerden, bir şeyden gitmek kucağımıza verilmiş bir çocuk gibiydi. Ağlamayacak, uykusuzluk yapmayacak ama, bizi kendi merkezimizde tutacak.
Dünyanın gürültüsünü kapatıp,
“Benimle gel, bırak sözler onların olsun, yalanlardan uzak bir dünya biliyorsun,” demek her şeye rest çekme gücü de geldiyse paha biçilmezdi.
Kuzey geride kaldıkça zor olsa da melankoliyle vedalaşmak, gitmenin diğer hallerini bir kenara bırakıp en güzel halinin coşkusunu yaşamak lazımdı.Varacağımız deniz maviydi, gökyüzü maviydi. Nihayet. Şimdi çıplak ayaklarımızla kıyıdan ufka yol alma vaktiydi, oradan da kendimize giden yolu bulurduk zaten.
-
Maviş
Onu ilk elime tutuşturduklarında ne yapacağımı bilemedim. Çarpık çurpuk bişeydi. Ama hızlıca benimsiyor insan.
Şu an henüz iki haftalık, altı hafta sonra kavuşacağız inşallah. Doktor mavi mi yoksa pembe mi diye sordu hatta, henüz erken değil mi, ne çabuk belli oldu? Ben de mavi dedim, ne bileyim içimden öyle geldi. Böyle herkes gibi şatafatlı bir operasyon istemedik, onlar da döner gibi sarıp verdiler elimize mavişi.
Tabi eşimin bundan haberi yoktu. Röntgen görüntülerini hemen aldım ve onunla paylaştım. O kadar duygulandı ki ağlayıp durdu. O ağlama videolarını da ayrıca paylaşırım.
İnsanlar daha önce beni uyarmışlardı ama bu kadarını beklemiyordum. Şimdiden uykusuzluk baş gösterdi. Sürekli ilgi bekleyen birşey koynunuzda. Başka sorular da kafamı karıştırmaya başladı. Ya tekrar kırılırsa? Onu hayata nasıl özgürce bırakabileceğim yeniden? Kolumu. Bu saatten sonra nasıl git sen çay koy, git çamaşır as diyebileceğim. Gerçekten bu büyük bir sorumlulukmuş.Yine de iyi şeylerden de bahsetmeli. Evet, müthiş bir acı yaşıyorsunuz önce, ama her şey bittiğinde ve kolunuz alçıya alındığında, onu kucağınızda öylece gördüğünüzde maviş maviş, bu his her şeye bedel diyorsunuz. Bir yanınız paramparça ama siz sanki ilk defa tamamlanmışsınız gibi.
Otuz beş yaşından sonra vücudun bunu kaldırması daha zor olur derler. Ama inanın ben hiçbir zorluk yaşamadım. Dolayısıyla asla yaşınızdan dolayı tereddüt etmeyin. Ve gerçekten istiyorsanız hiçbir zaman geç değildir
-
Benim Can Kırıklarım
Kol kırılır, yen içinde kalır derler. Yen burada giysi anlamına geliyor. Yani kol kırılırsa giysi içinde kalır ve görünmez. (Aile içinde bir hadise olursa, bu aile içinde kalmalıdır, anlamında kullanılır.) Ben de bu sözün tam aksi olarak kolum kırıldığında ve alçıya sarıldığında “benim can kırıklarım var” diye bir post atmış bulundum. Pek çok mesaj aldım akabinde ve bunların çoğu uzun zamandır konuşmadığım arkadaşlar ve tanıdıklardandı. Bir yandan mutlu oldum ama bir yandan da suçlu hisettim kendimi çünkü toplumun bu yoğun ilgisini hakettiğimi sanmıyorum, düşünsenize kolum kırılmış ama tüm kemikler yerli yerinde! (yen içinde)
Ama yaşadıklarımdan asla pişman değilim.En azından çocukluğumdan beri süregelen bir merakım giderildi: Banyoda kaymak, kolun kırılması. Bayılmak konusundaki merakımı da geçen yıl elimde derin bir kesik oluşunca gidermiştim.Kan görme korkum olduğunu da o zaman idrak etmiştim.Gerçi Spartacus’un yarısını gözlerim kapalı izlemiş olmamdan anlamam gerekirdi. Neyse. Sırada yaralanarak ölmek, camdan düşmek vardı tövbe estağfurullah, iç sesim sus!Hep goygoy yapacak değiliz ya. Biraz da çıkarımlar yapalım, öyle değil mi?
Bakınız, demek ki insanlar bir acınız olduğunda sizinle kolayca iletişime geçiyorlar-bir toplum refleksi olsa da- yani ilgi beklediğinizde kolunuzu alçıya sarıp post atabilir ve yalnızlığınızı az da olsa giderebilirsiniz!Bu kol kırığı üstüne kitap yazabilirim evet, ancak kabul edersiniz ki durumum pek de elverişli değil şu an. Yine de bu anlattıklarımı yazıya dönüştüren teknolojik imkanlara, yazımı bu konuda tamamen tecrübesiz olmasına rağmen gayet iyi editleyen sol elime teşekkürü bir borç bilirim. Ve hakkında yeterince malzeme çıkarabilirsem, bir sonraki yazımı sol koluma ithaf edeceğimden şüphe duymayınız. (Hayır, siyasi bir mesaj vermiyorum)
Size gelince, bu gülmecenin arkasında ağrı kesicilerin ve geceleri uyutmayan bir sızının olduğunu bilir ve hakkımda “kolu kırıldığında bile yazmaktan vazgeçmemişti” diye konuşursanız (ben yaralanarak ölmeden mümkünse) bir nebze olsun acılarımı dindirebilirsiniz.Sevgiler.

-
Karahindiba gibi hissetmek
Thames Nehri’ne karşı oturup resim yapan bir adam görmüştüm geçenlerde.
Eskiden olsa hayranlıkla bakardım ona.
Şimdi ise bir manzarayı yağlı boyayla duvarda görmek
Olmayan bir olayı öyküleştirmek
Acılardan, hüzünlerden, sevinçlerden şarkı yazmak
Ve şarkı söylemek biraz anlamsız geliyor.Oyun oynamak gibi,
Çocuklar bile sıkılırlar bazen oynamaktan.Onun yerine
Bir çiçeğin adını düşünmek
Bir ağaçla uzunca bakışmak
Kedimle halıda yuvarlanmak
Hatta
Bulaşıkları toplamak daha iyi hissettiriyor.Oturup kendimi üretmeye zorlamak yerine kendimin bu halini kucaklıyorum.
Eski ben’i terketmek değil, yeni bir benlik kazanmak diyorum buna.Karahindibalar gibi…
Onlar da yapraklarını içine çekip
Sonra beyaz bir küreye dönüşüp
Çoğalırlar
Uçabilmek için
Sarı çiçeklerini hafif pamuk iplikleriyle değiştirirler.Rüzgarla dağılmazlar
Döne döne yol alırlar
-
İç Ses (It’s Your Birthday)
Daha evvel de dediğim gibi ne kadar önemsemiyormuş gibi yapsam da önemsediğim ortada. Sevgili kendim, lütfen kabul et bunu artık, onca yıl geçirdin kendinle sonuçta!
İçimdeki ses sürekli şöyle diyordu. “Hey, artık abartıyorsun, otuz beşten sonra bırakmalıydın!”, “Oldu olacak sırf doğum günün diye kıta değiştir, Amerika’ya git mesela!” İç sesim içimi okuyordu bildiğin.Boynumu büktüm ama Londra’ya mütevazı bir tren bileti almadan da edemedim.Çünkü içimdeki diğer bir ses de şöyle söylüyordu: “Tamam da boru değil bu, senin doğum günün sonuçta!” Ben de ona şunu diyordum. “Abartma Allah aşkına, alt tarafı Londra seyehati doğum günüme denk geldi,”
Böylece o Londra gezim boyunca bir terlikle kara bir böceği ezer gibi ezdim içimdeki sesi, gerçekten de sesi kısıldı sonunda.Akşamında arkadaşımla bir bira içip kalkarız dediğim barın lavabosunda taş gibi iki hatunla karşılaştım ve ellinci doğum günlerini kutluyorlardı. Benden bilmem kaç yaş büyüklerdi (net bir rakam vermek istemem) ama erimiş bir mum gibiydim yanlarında. Ben de dahil oldum muhabbetlerine. Bir anda bana ait olmayan bir kutlamanın baş kahramanlarından biri olmuştum. Sonra dedim ki kendime ”Dünyanın senin doğum gününü kutlamana ihtiyacı var be kızım!”

Gaza gelmeyecektim! Arkadaşımla ayrıldıktan sonra her yerde satılan o “It’s my birthday” taçlarından alıp kafama takıp böyle yürümeye başladım caddelerde. Birden gökyüzü maviden griye dönmeye başladı. Bir de yağmur bastırmasın mı! Evrenle aramda çözemediğim bir uyumsuzluk vardı işte. -İstersen olmaz, istemezsen olur.-
Neyse oturdum kaldırımdaki bir banka. O günün aynı anda Hıdırellez olduğunu hatırladım. Göz kalemimi çıkardım çantamdan. Yerdeki gri karelere büyük bir özgürlük heykeli çizdim. Üstüne de NY yazdım anlaşılmazsa diye. Saçımdaki taçı çıkarıp o heykelin kafasına yerleştirdim. Sayın Hıdırellez mesajı almıştır heralde diye düşündüm. Sonra yağmur çiselemeye başladı. Dileğimi alıp götürdü. Oldu heralde dedim.
Kafamı kaldırdığımda bir de ne göreyim. Banksy’nin bir gece öncesinde Londra’nın ortasına diktiği o heykel! Elinde tuttuğu bayrak yüzüne dolanmış, önünü göremeyen bir adamın heykeliydi. Ne güzel bir tesadüftü ama artık o kişi değildim, herşeyi görebilmenin gazabını tadıyordum.
Kalkıp yürümeye karar verdim. Bir saate gece treni vardı. Sessiz caddelerde evsizlerin arasından yürüyordum. Dileklerim pek umrumda değildi artık ve doğum günü heyecanı silik bir anı gibi çocukluk hikayelerinin arasında kayboluyordu. Büyümek narkoz yemek gibi sakinleştirip uyuşturuyordu bünyeyi. Mesela ölene kadar New York’u görmesem çok da şeydi!Bir süredir sessiz olan iç sesim konuştu birden: “Hadi ordan sen de, blöf yaptığını bilmiyoruz sanki!”

-
Termodinamik ve Boğaz Manzarası
Bir süredir taşınmaya çalışıyorum. Bir nevi ÖSS’ye çalışmak gibi. Bir sürü ev görüp her detayı bildiğimizden emin olmaya çalıyoruz. Mesela evler aralarında ikiye ayrılır. Isıtma sistemi üçe. Böyle birçok yer gezip beğendiğimiz evleri listeleyip verdik emlakçıya ama garip bir şekilde ilk tercihimin çıkmasını istemiyorum. Onu annemin zoruyla seçmiştim. Şu İngiliz tarzı müstakil evi, biliyorum mantıklı bir tercih olabilir ama benim gözüm hep yükseklerde. Aklımda hep onuncu kattaki o apartman dairesi var. Balkonundan inanmayacaksınız ama Boğaz görünüyor. Açıklayacağım.
İngiltere’nin orta yerinde oturduğumuzu demiş miydim? Türkiye’nin Ankara’sı neyse burası da o. Neyseki yapay göller yok çok şükür, nehirler fora. Peki nasıl oluyor da buradan Boğaz görünebilir, yani Çınaraltı’ndan Boğaz görünüyor gibi, karşıda Bebek falan olabilir? Olabiliyormuş, ben de çok şaşırdım ama bir açıklaması var.
Bildiğiniz gibi haritada İngiltere bayağı kuzeyinde kalıyor Türkiye’nin. Böylece güneye doğru bakınca Türkiye’yi görebiliyorsunuz. Şimdi sen bizi aptal mı sanıyorsun diyeceksiniz. Öyle olsa biz de güneye baksak hep duman görürdük, bombalar falan diyeceksiniz. Ama belki de bakmıyorsunuz, işinize gelmiyor ya da dumandan bişi görünmüyor gerçekten de.
Şimdi burada fizik dersi veriyor gibi olacağım biraz, bu arada mühendis olduğum için bana güvenebilirsiniz, termodinamiğim falan hep A’ydı üniversitede. Termodinamiğin 0. yasası şöyle söylüyor: Eğer A cismi B ile, B de C ile dengedeyse, A ile C de dengededir. Yani A İngiltere, B bensem, C de İstanbul ise, ben İngiltere ile dengedeysem yani her şey yolundaysa, işim gücüm kafamı koyacağım bir evim varsa ama köklerim de İstanbul’daysa yani, hâlâ onunla da dengedeysem; A ile C, yani İngiltere ile İstanbul da dengededir ve bir şekilde bir aradadır. Nasıl yani dediğinizi duyar gibiyim. Boğaz manzarasını görmekle alakası ne bunun? Bir saniye bekleyin.
Termodinamiğin ikinci yasası da şöyle der. Isı sıcaktan soğuğa akar. Boğaz her zaman daha sıcaktır bu köhne İngiliz kasabasından öyle değil mi? Buna kimsenin itiraz edeceğini sanmam. Çok detaya girmeyeyim ama bu yasaya göre Boğaz görüntüsü ısı ve ışınlar etkisiyle güneyden kuzeye taşınabiliyor. Bir tür ışık yanılsaması gibi düşünün. Ama gördüğünüz gerçek. Şimdi Cem Yılmaz gibi “Zeki Müren de bizi görebilecek mi” dediğinizi duyar gibiyim. Maalesef bunu sağlayabilecek beşinci bir yasa yok. Ama siz belki dikkatlice bakarsanız ve aileniz Çamlıca Korusu’na çıkarsa onlara el sallayabilirsiniz. Bir de şöyle düşünün aynada kendinizi görüyorsunuz ama aslında karşınızda dikilmiyorsunuz değil mi?
İnsan büyüdükçe tuhaf şeyleri kolayca kabul edebiliyor. Ama siz, tüm bu anlattıklarıma inanmadıysanız henüz büyümemiş olabilirsiniz.Yani sonuçta ben bir gece rüyamda Boğaz’ı görüp de termodinamiği baştan yazmış olamam değil mi?
-
Çavdar Tarlasında Çocuklar (Kitap Tanıtımı Denemesi)
Her yazarın baş ucu kitabım diye tanıtmasından sıkılmıştım ve şu çavdar tarlasındaki çocukların hikâyesi de neymiş diye sonunda okudum romanı. Olay çavdar tarlasında geçmiyor öncelikle. Ama ben bu kitabı küçük prensin çavdar tarlasında gezindiği bir kitap olarak hayal etmiştim en başında yalan yok.

Dolayısıyla başarılı bir kitap adı seçimi gibi gelmedi bana, her ne kadar ilgi çekici olsa da, yanılıyor muyum? Biraz hayal kırıklığı mı yaşadım? Çavdar tarlasına pek hasretim sanırım, anne baba tarafından Sivaslı olduğumdan mı? (Biliyorum annem babam Sivaslıysa ben de öyleyim, inanın gocunmuyorum ama nasıl desem hayatımda bir kere Sivas’a gittim onda da iki yaşındaydım ve kaç yaşımda olduğumun farkındaydım, yine de Sivas anılarım çok silik, kapının girişinde bekleyen koca kangal haricinde.)
Belki de her şeyi bırakıp Sivas’a yerleşmeliyim. Şaşırdınız dimi birden böyle deyince ama gitmesek de o köy bizim köyümüz değil midir?
Neyse biraz da kitaptan konuşalım olur mu? Çavdar tarlasındaki çocuklardan. Teoman’ın Gönülçelen şarkısının adı da bu kitaptan geliyormuş biliyor muydunuz? Esinlenmiş sanırım, kitabın önceki baskılarında adı gönülçelenmiş çünkü. Araştırıp sağda solda satmaktan hoşnut olabilirsiniz diye düşündüm bu bilgiyi. Ama onun Sivaslı olduğunu sanmıyorum, belki bu kitabı ben yazmalıydım. Gerçekten çavdar tarlasında geçen bir kitap yazabilirdim ve hakkını verebilirdim.
Neyse kitabın ana karakterinden de bahsedeyim. Holden, kendisi koca bir ergen olmasına rağmen pek çok açıdan hoş bir insan bence ve sürekli toplumu eleştirmesini kesinlikle haklı buluyorum ama keşke yazı falan yazsaymış, içini dökseymiş, öteki türlü çekilmiyor bu toplum iletti.

Neyse dediğim gibi ilk defa kitap tanımı yazısı yazıyorum ve biraz acemi olabilirim bu işte, yine de hakkını vermişimdir ne dersiniz? Hem takipçi kasmak için kitabın içini dışına çıkaran influencerlardan da sıkıldım. Bu ara her şeyden sıkıldım belki de gerçekten de her şeyi bırakıp Sivas’a mı gitmeli? Holden’ın gidecek bir Sivas’ı olmayabilir ama benim var sonuçta. New York’ta Sivas ne gezer? İnsanın memleketi Manhattan falan olmamalı.
Her neyse özet olarak kitabı keyif alarak okudum, siz de okuyabilirsiniz.
Yeri gelmişken, kedim Raffy, kitabı okuduğum süre boyunca yanımdan ayrılmadı, bana birşey demek istiyor olabilir mi? Bana Sivas’ı hatırlatıyor. Dikkatli bakınca çavdar tarlasına da oldukça benziyor. 🐈
