
“Solda güneş yükseliyordu, güneye giderken.” Gitmenin en güzel hali buydu.
Saatler geçip havadaki iyot miktarı arttıkça yol albümümden çıkan şarkılar da hücrelerimdeki baskıyı serbest bırakıyordu. Gittiğim yerler, kaldığım yerler değişse de duygular ve şarkılar hep aynıydı.
Bırakıp gidince, çekip gidince, başını alıp gidince. Alışamayınca.
Bir de Nazan Öncel çalınca, “Gidelim buralardan, dayanamıyorrrum,” derken o, “alışamıyorrummm” lar bünyede alkol etkisi yapıyordu.
Kurtarılabilecek sen parçalarını toplayıp “Gel vazgeçelim, bir yer bulalım dünyadan uzak,” diye avaz avaz bağırıyorduk vazgeçmenin Pinhani sarhoşluğuyla.
Arabanın camından içeri girmeden sabırsızca saçlarımı alıp bir yerlere çekiyordu rüzgar. Dağlara mı ufka mı?
Yolcu koltuğunda aylaklığın dibini sıyırıyordum. Direksiyon emin ellerdeydi. Gitmenize eşlik eden biri varsa gitmek güzeldi. Birlikte bir yerden, bir şeyden gitmek kucağımıza verilmiş bir çocuk gibiydi. Ağlamayacak, uykusuzluk yapmayacak ama, bizi kendi merkezimizde tutacak.
Dünyanın gürültüsünü kapatıp,
“Benimle gel, bırak sözler onların olsun, yalanlardan uzak bir dünya biliyorsun,” demek her şeye rest çekme gücü de geldiyse paha biçilmezdi.
Kuzey geride kaldıkça zor olsa da melankoliyle vedalaşmak, gitmenin diğer hallerini bir kenara bırakıp en güzel halinin coşkusunu yaşamak lazımdı.
Varacağımız deniz maviydi, gökyüzü maviydi. Nihayet. Şimdi çıplak ayaklarımızla kıyıdan ufka yol alma vaktiydi, oradan da kendimize giden yolu bulurduk zaten.
Yorum bırakın