-
Yan Komşuya Mektuplar Part 1-Emoji Detoksu

Tahmin edebileceğin gibi bugün de tersimden kalktım. Ama ben en azından düzüm demiyorum. Hem sabah sabah mesajını görmesem bu konuya hiç girmezdim onu da bil. Ama madem yeri geldi, seninle emojiler hakkındaki şu konuyu açıklığa kavuşturalım. Şu gülen surat, üzgün, ağlayan surat falan. Onları salmasan mı artık? Duygularının sorumluluğunu almanın vakti geldi.
Mesela şöyle ağız dolusu bir “inşallah” demektense hemen iki elin kavuştuğu o emojiye sarılıyorsun.🙏 “Umarım” demek de mi çok zor? Geçen ay sen tatildeyken kedine ben baktım. Sadece şu smileyi bırakmışsın. 🫶 İshal olmuştu üstelik, altını yıkarken her tarafımı delik deşik etti. En son parazit aşısını ne zaman yapmıştın hayvancağzın hatırlıyor musun?
O gülen suratları kullanınca gören de seni insan sanır. Sırtıma geçirdiğin bıçakları saymaya kalksam oysa ooooo!Hele kollarını açarak sarıldığın o suratın yok mu?🤗 İnsan herkese sarılabilir mi habire? Git biraz kendine sarıl. Ben şahsen yapıyorum bazen, iyi geliyor. Sadece düz gülümseme de kullanabilirsin bak, en güzeli. O abartmadan gülümseyen yok mu? Az evvel ağlamış da zoraki gülümsüyor gibi. Diğerlerine nazaran daha samimi bence. Ama senin üstünde eğreti durabilir. Biraz her şeyi bilen bir tarafı da var, “hadi dediğin gibi olsun,” deyip bıyık altından gülüyor. Olgun biri, sana uymaz. 🙂
Neyse emojisiz soru sormayı, yorum yapmayı unuttun. Geçenlerde “nbr?” deyip gülmüşsün. Komik mi benden aldığın haberler? Sıradan şeylere kocaman kahkahalar bırakman ise yetti artık! Oysa somurtuyorsun aslında o sırada bilmiyor muyum sanki. Ama üzgünsen de “şu an ağlıyorum,” yaz demiyorum. Böyle deyince instagramda travmalarını paylaşırken ağlaman geldi aklıma. Kamerayı kapatıp hatrı sayılır bir travman olduğu için şanslı hissettin mi kendini? Reklam da aldın mı? Ne demiştin, yurt dışında yapayalnızmışsın. Ulan yan dairedeyim. Zart zurt kapımda bitiyorsun. Millet aç aç! Biliyorsun, Rıfkı olmasa sana katlanmazdım. Zaten geçen gece dışarıda kalmış tüm gün garibim. Sigaraya kalkmasam görmeyecektim.
Neyse, insanlar sosyal medya detoksu yapıyor bak artık. Sen de git dağlara bayırlara at kendini demiyorum ama hiç olmazsa emoji detoksu yapabilir misin?Kendin olabilir misin biraz? Kelimelerinin arkasında durabilir misin? Bence sigarayı bırakmaktan daha kolay.
Bir de farkında değilsin belki ama Rıfkı bir süredir bende kalıyor. Dün instagramda onunla “canım kedim” postu atman garipti. Umrunda mı bilmiyorum ama ishali geçti. Bilgine. -
Uzaya Hızlı Teslimat
“Seni biri çok fena üzmüş, çok kez sırtından bıçaklanmışsın sen,”
“Öyle mi diyorsunuz?”
“Benim hislerim kuvvetlidir bak, çok üzüldüm sana, ama şuraya yazıyorum o sana döner,”
“Döner mi?”
“Döner!”
Bu dialog York’ ta bir Türk meyhanesinde yan masadaki kadınla benim aramda geçiyordu. İyice içtikten sonra herkesin can ciğer kuzu sarması olduğu o sarhoş gecelerden biriydi. Beni biri üzmüştü evet ve demek ki çok kaçırmıştım, cepte durduğu gibi durmuyordu bu işsizlik acısı. Bir duble daha içip yanına gittim. Başımdan geçenleri anlattım. Nasıl kapı dışarı edildiğimi falan. Patronumdan intikam almak istiyordum. Büyüyse büyüydü.Adı Döne’ydi kadının. Medyum gibi birşeydi. Kocaman simsiyah gözleri vardı.
“Peki ne yapmalı?”
“İki gün sonra gel beni gör,” dedi. Kartını verdi, göğsüme sıkıştırdım.
İki gün sonra bir uçağa binip İstanbul’a gidiyordum. İnanın bir medyumun peşinden onca yolu gidecek değildim, nasıl olsa İngiltere’de tren mesafesinde bir yerdedir diye düşünmüştüm. Ama söz vermiştim, medyumsa sağı solu belli olmazdı. Hem ne zamandır döner yemiyordum.
Şimdi duyacaklarınız sizi de çok şaşırtacak ama bana verdiği adres kocaman uzay üssü gibi bir şeydi. Habire gökyüzüne bir şeyler fırlatılıyordu. Gözlerim bir an Elon Musk’ı aradı.
Döne’nin, yani medyumun odası en üst kattaydı. Odanın bir kenarında bir usta, döner döndürüyordu. Tövbe estağfurullah nasıl bir dönerdi o, direk dansı yapıyordu adeta! Bir toplantıya denk gelmiştim. Döne masanın başında oturduğuna göre patrondu. Vay anasını! Masada laptopların yanındaki tabaklara habire döner servis ediliyordu. Muhtemelen uzaylılara döner teslimatı yapılıyordu bu şirkette. Uzaylılar döneri tadınca tabii gözleri teslimat ücreti falan görmemiş olabilirdi.
Beni fark edince, Döne, yani Döne Hanım masadakilere kaş göz yaptı, hepsi laptoplarını kollarının altına alıp ayrıldılar. Kalkıp bana sarıldı. O bana sarılınca canım iyice döner çekti. Bir buçuk porsiyon istedim ben de.
Tahminimde yanılmamışım, uzaylılar ve döner konusunda yani. Döne Hanım teslimatın maliyetini azaltıp daha fazla gezegene ulaşabilmek için bir proje başlatıyordu ve beni de bu projenin başına koymak istiyordu. Kabul ettim. Çünkü döner gerçekten çok lezzetliydi.
Bir füze daha fırlatıldı gürültüyle ve uyandım maalesef, daha tabağın çeyreğini ancak yemiştim oysa. Uyandığımda ağzımın kenarından ince ince akıyordu dönere duyduğum aşk. İçimde patronuma yersiz bir öfke vardı ama muhakkak bir haltlar etmişti, yine de işim gücüm hâlâ benleydi, şükr ettim. Döne Hanım’ın adının tamamen dönerle aynı kökten türemesi de beynimin artık elinden geleni ardına koymadığının bir kanıtıydı. Sabahın körüydü, İngiltere’nin ücra bir köşesindeydim ama acil döner yemeliydim. Yanında patates kızartması olmalıydı. Üzerine kırmızı biber atmalıydım o tombiğin.
İki saniye kadar düşündükten sonra uzaylılara hak verdim, onların biz aptal insanlara çok meraklı olduğundan değil de sadece Türk döneri yemek için dünyayı ziyaret ettiklerini bile düşündüm. Hayat böyledir, bilirsiniz, bazen gerçekler çok acı değil, çok basittir.
Neyse o iki saniyenin ardından pişman olmayacağımı anladım ve Türkiye’ye bir bilet aldım hemen. Döner bana yaklaşık üç yüz pounda mal olmuştu. Ama Türkiye’den İngiltere’ye hızlı döner servisi işi fena bir fikir gibi görünmemişti gözüme.
-
Kafamda Sıradan Bir Gün
Başım acayip ağrıyordu uyandığımda. Açlıktan ölecek gibiydim. Geceden kalma gibi bir durumum yoktu, alkol almamıştım ama mesaiyi fazla kaçırmıştım dün; on beş dakika kadar. İş yerinde bir arkadaş beni lafa tutmuş, çocuğunun bale videolarını izletip durmuştu. Aynı şirkette olmasak basıp giderdim. Sonuçta benim kedim de taharet musluğunu açabiliyor, beşinci kattan atlayıp hayatta kalabiliyor ama kimsenin bundan haberi yok, veteriner biliyor bir tek.
Her neyse başım acayip ağrıyordu, evden çalışıyordum. On beş dakika daha bekledim bilgisayarı açmadan evvel. Üzerimdeki bu fazla mesaiyi hemen geri iade etmeliydim. Yine de çalışmaya bu kadar alerjimin olduğunu fark etmemiştim. Baş ağrımın başka bir sebebi olmalıydı elbet. Başı ağrıyan biri de değildim çünkü. Olaylar başımı ağrıtmadan evvel sezer ve başımdan savardım. Ne de çok baş dedim, kafa demeliyim ara sıra. Ama deneyelim, siz de görün, aynı tadı vermiyor.
Neyse sezgilerim iyiydi dediğim gibi. Böyle sezgileri güçlü olan empatik insanların “kafası” ağrırmış ara sıra. Bunları da takip ettiğim o spirituel gelişim sayfalarından görüyordum hep yoksa özellikle bakmıyordum.
Geçenlerde yine o sayfalardan birinde “kafa” ağrılarının hayatımızın bir sonraki evresine geçtiğimizin işareti olduğuyla ilgili bir yazı okuduğumu hatırladım birden. Belki de hayatım değişiyordu, olamaz mı?
Hayatımın değişmesini istemiyor değildim. Bir gün kalkıp ünlü bir sima olmak, mühendisliği bırakıp sanat sepetle uğraşmak güzel bir hayaldi. Yirmi yıl önce yanlışlıkla mühendisliği kazanmıştım. Yani yanlış bir karar sonucu, yoksa şıkları kaydırdığımdan değil.
Neyse hayatımın değişmesini istiyorsam değişmiş gibi de davranmam gerekirdi, bunu da yine instagramdaki o akışta görmüştüm. Zaten benim instagram akışıma bakacak olursanız ya yanlış bir çevrem olduğunu düşünürdünüz ya da mühendisliğin çok yanlış bir karar olduğunu. Çevremden memnundum. O yüzden sorun mühendislikti kesin.
İnstagram akışımı da arkama alarak o sabah kalkıp sunum hazırlayıp toplantılara gireceğime bunları yapmadım. Tüm gün oturup yazı yazdım. Çünkü yayın evim kitabımı çıkarmak için beni bir hayli zorluyordu. Hali hazırdaki kitaplarımdan yeterince kazanıyordum zaten, Miami’ de bir yazlığım bile vardı, düşünün. Londra’ da şu an bunları yazdığım saray yavrum J K Rowling’ e komşuydu falan. Yok, hayır Harry Potter serisine devam etmeyecekmiş zaten, daha bu sabah yine çok ısrar ettim, bana mısın demiyor, amma da inatçıymış kadın. Bir de demez mi “kazık kadar oldunuz, düşün yakamdan,” falan. Yine de takılmadım, ünlü yazarların oluyor böyle çıkışları, kendimden biliyorum.
Neyse durumum iyiydi ve pişman olmuştum bu yeni kitap anlaşmasından ama anlaşma anlaşmadır benim için deyip yazmaya devam ettim. Yazmasam zaten ne yapacaktım, kendimi bildim bileli yazıyordum. Üç yıldır. Üç yıldır kendimi biliyordum ama normal. İnsan otuzlarında kendisini ancak tanıyor zaten.
Neyse bir iki saat geçti böyle. İş yerinde yokluğumun fark edilmemesine biraz kafam bozulmuştu (bu sefer oldu), dayanamayıp açtım yine bilgisayarımı. Mış gibi yaşamaya akşam devam ederdim nasıl olsa; Rowling’e uğrayıp bir iki kadeh birşeyler içerdik, sonra gelip Kafa Dergisi için bir köşe yazısı yazardım, ünlü olsam bile dergilerden elimi çekmezdim, ama dediğim gibi önce kiramı ödemeliydim.
-
Jim Carrey’i Kurtarma Project- Aşırı Gizli
Karar verdim. Deli olan ben değilim, sizsiniz. Tamam, hemen savunmaya geçmeyin. Dışarıdan bakınca pekala normalsiniz evet, sizi ilk gördüğümde ben de böyle düşünmüştüm.
Yine de deli olduğunuzu anlayana kadar sıtkım sıyrıldı, o sırada kafam bir hayli bozuldu yani. Bu yüzden Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları’ nın yolunu tuttum. Herhangi bir psikiyatriste de gidebilirdim ama durumum ağırdı. Kan tahlili yapar gibi sağlık ocağına gidemezdim.
Doktora bir süre yatmak istiyorum burada deyince şaşırdı. Sonuçta oradaki kimse kendi rızasıyla yatmıyordu. Ben ilktim. İçerideki delilerle dışarıdakilerden daha iyi anlaşacağıma emindim.Doktorun da teyit ettiği gibi ben deli değildim, iyi değildim sadece. Bunu böyle bir bilim insanından duymak içimi rahatlatmıştı. Kalkıp sarıldım ona.
Mühendis olduğumu bildiğinden bana epey bir saygı duyuyordu. Bilime ve zekaya önem veriyor, bir gün dünyayı bunların ele geçireceğine inanıyordu. Böylece zaman zaman odasında buluşup muhabbet etmeye başladık. Illuminati’den, dünyayı yöneten yedi aileden falan bile konuşuyorduk. O konulardan bayağı konuşuyorduk. Mühendistim ama bilimden de bir hayli kopuktum. Sonuçta diplomam faturaları ödüyor muydu ödüyordu. Kendime bilime adamam gerekmiyordu. Beyonce’ın da o derneğe üye olup olmadığı daha çok ilgimi çekiyordu, Illuminati’ ye. Ve doktorun bildiğine emindim.
Neyse bu doktor bir gün beni odasına çağırıp bana bir topluluk kurduklarını ve üye olup olmak istemediğimi sordu. İlk Illuminati mi diye düşündüm. Heyecanlandım yalan yok ama daha sıradan birşeymiş, benim gibi kendini deli sanan ama aklı selim insanlardan oluşuyormuş. Kabul ettim çünkü kendimi yalnız hissediyordum. Haftasonları buluşup okuduğumuz kitapları tartışır, deli olmadığımıza ikna ederdik birbirimizi diye düşündüm. En kötü barbekü partisi yapardık.
Böylece o doktorun önderliğinde hastanenin depo katında haftada bir buluşmaya başladık. İlk başta anlamamıştım ne yaptığımızı. Ama kitap okumadığımız kesindi. Dünyayı mı ele geçirecektik?Buna okeydim. Dünyadaki her şeyi tersine çevirebilirdim o zaman. Sütlü tatlıların çikolatalı tatlılardan daha iyi olduğunu kafasına basa basa öğretirdim herkese.Yazın karpuzun abartıldığını falan. Ama son toplantıda amacımızı anladım. Hastaneyi ele geçirmek! Tüm deliler bir ağızdan coşkuyla kutladılar bunu. Hayal kırıklığımı saklamaya çalışsam da çok zordu.Ben de onlara katılıp kadeh kaldırdım. Deliydiler sonuçta.
Hele doktorun da has deli çıkması beni hepten üzmüştü. Oysa akıllı, olgun ve babacan bir tipti. İlkokulda sevgilim tarafından terk edildiğim o piknik partisinden sonra en çok yıkıldığım an bu andı.
Ama şuna emin olmuştum artık. Dünyada deli olmayan çok az kişi vardı. Onları bulmaya karar verdim. İlk hedefim Jim Carrey’ di.
Biliyorum o adam kafayı üşütmüş diyorsunuz. Yok, hayır onu siz delirttiniz. Hâlâ geri dönebilir. Tabii yaşıyorsa!
Doktor deli meliydi ama bu işlerden anlıyordu. Jim’in yerini sordum ona. İnanmayacaksınız ama tam da burada, Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ ndeymiş. Ama çok gizli bir odadaymış ve dışarıda onun kılığında dolaşıp ödül törenlerine katılan bir klonu varmış. Ona inanmayı tercih ettim. Deli olduğum için değil, gözlerden ve Hollywood’dan uzak bir yerdi burası ve mantıklı bir plandı. Bu yüzden hastanenin ele geçirilmesi projesine katılmaya devam etmeye karar verdim. Çünkü bu delilerin hastaneyi gerçekten ele geçireceğine inanıyordum. O gün geldiğinde Jim’i de alıp buradan gidecektim nasıl olsa. Marmaris’ te bir köye yerleşecek, bu berbat dünyayı unutacak, kediler ve Yaren leylekle konuşacaktık sadece. Arada ona kirli Hollywood günlerini hatırlatsa da komik taklitler yapmasını isteyecektim ondan ve beni kırmayacaktı.
Neyse şimdi o toplantılardan birine yetişmeliyim yine. Lütfen haberi basın malzemesi haline getirip planımı ortaya çıkarmayın. Gelişmelerden haberdar edeceğim sizi. Takipte kalın. Bye. -
Yaren Leylek, Cemrenin Düşmesi vs.
Pazar sabahıydı. Hızlıca kahvaltı hazırlamam gerekmiyordu. Kahvemi içerken sıradan görünen önemli şeylere kafa yormaya vaktim vardı yeterince.
Birinci cemre havaya, ikinci cemre suya düşmüştü. Üçüncü cemrenin de toprağa düşmesini ay sonunu bekler gibi bekliyordum ama düşmesini de istemiyordum. Korkuyordum. Cemre düştükten sonra bahar hızla gelecek, yaz olacak sonra kış gelecek diye korkuyordum evet.
Bu yüzden Yaren leyleğin gelmesi tadımı kaçırmıştı. Ama ülkecek mutlu olmuştuk. Gazetelerde birinci sayfa haberlerinde kocaman Yaren leylek resimleri vardı. Gazeteler savaşları bile bu kadar önemli bulmuyordu, söz konusu Yaren leylekti.
Kimse farkında olmasa da ben bir adım ötesini düşünüp endişeleniyordum. Yaren Leylek Allah korusun hakkı rahmetine kavuşursa ne olacaktı? Yani seneye gelmezse mesela, hiç düşündünüz mü? Ülkecek yas ilan edilebilirdi bence. Bunları sizin yerinize de düşünüyordum işte. Ama önemli değil. Dediğim gibi biraz boş vaktim var.
Yine de tek başıma işin içinden çıkamayacaktım muhtemelen.Tarım Bakanlığı da harekete geçmeliydi bu konuda. Birkaç yedek leylek eğitilebilir miydi şimdiden? Şayet var ise Hava Bakanlığı ya da Turizm Bakanlığı da daha doğru tercihler olabilirdi bu aksiyonlar için. Öte yandan Adem Amca kaç yaşındaydı? Sağlık kontrollerini düzenli olarak yapıyor muydu? Sağlık Bakanlığı ne kadar farkındaydı durumun?
En kötü senaryoyu düşünmek zorundaydım. Bu yüzden A, B ,C planları üzerinde çalışmalıydım. Söz gelimi Hatice adındaki bir nenenin bahçesine her bahar dönüp yavrulayan Zahide adında bir kedi çözüm olabilirdi mesela. Ama onu kısırlaştırmak gerekirdi bir süre sonra. Onca kediye kim bakardı? Zahide de Hatice nene de perişan olurdu. Sultan Anne’ nin Sürmeli adındaki ineği zıplayarak ahırdan kırlara doğru koşmalıydı. Süheyla adındaki yunus Marmaris koylarına yanaşıp en az on gün kalmalıydı orada. Bilmiyorum aklıma pek birşey gelmiyordu.Yaren leylek her bakımdan çok iyi bir fikirdi. Oyunculuklar, senaryo, ortam falan on numaraydı. Yapabileceğimiz en iyi şey bu konuda bir halk komisyonu oluşturmak olabilirdi. Futbolu tartıştığımız kadar bu konuyu da tartışırsak bir çözüm bulabileceğimize eminim.
Bu arada az önce kötü bir haber aldım. Yok hayır, Yaren leylek de Adem Amca da gayet iyi. Hatta az önce bana şu aşağıdaki fotoğrafı gönderdiler. Onları böyle iyi görünce bir nebze rahatladım. Ama üçüncü cemre de toprağa düşmüş. Kışın gelmesi an meselesi anlayacağınız. En iyisi iyice tadını çıkarın baharın. Yakında biter nasıl olsa.Hepinize bol baharlar dilerim.

-
Doğum Gününü Önemsemeyen Kız
Aklımda işe atla gidip gelmek gibi bir fikir vardı bir süredir çünkü ehliyeti bir türlü alamamıştım, bisikletle ise gidemeyeceğim kadar uzaktı iş yerim. Ata binmek için de ehliyet gerekmiyordu herhalde diye düşünüyordum. Sonuçta bir makina değildi at, üzerine biniyordunuz ve o gidiyordu.Tek yapmanız gereken atlı biri görünce yol vermekti, yani burada daha çok size iş düşüyordu.
Atların çok pahalı olduğunu düşünmüyordum ama insanların neden at yerine arabaları tercih ettiği de bir şüphe yaratıyordu bende. Muhtemelen düşüp bir yerlerini kırmaktan korkuyorlardı. Yine de uçsuz bucaksız tarlalarda atımı sürerek işe gittiğimi hayal ediyordum. Eşimin kafasını sürekli olarak bu konu hakkında yiyip durdum. Kendi malımmış gibi o tarlalarda at koşturamayacağımı, yollara çıkmam gerekeceğini söyledi. Yani bu ehliyet işinden kaçamıyordum bir türlü.
Öte yandan doğum günümün yakın olduğunun farkında bile değildim. İnsanları doğum günümde darlayan bir tip değildim. Doğum günümde hediye bekleyen bir tip değildim. Doğum günümü haftalar öncesinde unuturdum hatta. Doğum günümün mayısta olduğunu falan unuturdum yani. O yüzden buraya yazmam iyi oldu. Unutmamak için.
Hayat çok zorlamazsan istediğini sana verir derler. O doğum günüm için eşim bana beyaz bir at hediye etti. Bu dahiyane fikri aklına kim soktu bilmiyordum. Adını Firuzan koydum atın, onu o kadar sevdim ki kıyıp o lanet trafiğe sokamadım. Garajda ona güzel bir oda yaptım. Durum böyle olunca kendime bir araba almam ve ehliyeti de almam gerekti yine. Bunları bir sonraki doğum günüme park ettim. Araba işini. Arkadaşlarım bir araya gelip hepsi ortaya birkaç dolar koysa bu çok imkansız bir hediye olmazdı. Bir sonraki mayısa kadar halledilebilirdi yani. Ama ben böyle bir hediyeyi asla kabul edemezdim. Yine de onları kıramazdım muhtemelen.Neyse o mayıs günü bir parti verdim evde ama tamamen Hıdırellez’i kutlamaktı amacım. Arkadaşlarım doğum günüm o güne geliyor diye pasta almışlar, buna biraz utandım doğrusu. Ama onları bozmayıp doğum günü kızı olarak üstüme düşenleri yaptım. Çılgınca eğlenip hediyeleri kabul ettim. Akşamına bahçedeki ateşi üflerken fiyakalı bir araba diledim kendim için. Onlardan saklamadım tabii. İnsan arkadaşlarından hiçbir şey saklamamalı.
O ateş yakma, üzerinden atlama hengamesinde Firu’ nun garajdan kaçtığını fark ettik. Kendisini işe yaramaz hissetmiş olmalıydı. Ne de olsa beni işe götürüp getirmek niyetiyle bu evdeydi. Bir yandan sevindim onun adına. Uçsuz bucaksız Galler yaylalarında koşarken hayal ettim onu. Sonra da doğum günümü, pardon Hıdırellez’i neden bir Galler yaylasında kutlamıyoruz diye düşündüm. Bundan arkadaşlarıma da bahsettim hemen. Herkes yorgundu. Çıt çıkmadı kimseden. Bir sonraki seneyi bekleyecektik artık.
Neyse Firu’ nun resmini yukarıya bıraktım, görenler ona iyi olduğumu ve dönmesine gerek olmadığını söyleyebilir mi? Zaten muhtemelen yakında bir arabam olur, yoksa işe nasıl gidip gelirim?
Bir de konu doğum günüme nasıl geldi bilmiyorum, neredeyse iki ay beş gün falan var zaten. Onu da şimdi hesapladım. Dediğim gibi konu atımdı sadece. Ha bir de mayıs ayını çok severdim, bir nedeni yoktu.
-
Marka Çanta
Geçtiğimiz gün bir influencerın tanıttığı o marka çantayı satın almıştım sonunda. Instagramda verdiğim pozlarda hep onu tam önüme gelecek şekilde tutuyordum, bu şekilde ne kadar farklı olduğumu hissettiriyordum herkese. Belki de “Bakın, ben bu çantaya layığım,” diyordum. Ya da, “Öyle bir çantam var ki, şu hayatta hiçbir şey yapmasam, sadece şöyle dursam bu çantayla şuracıkta, yeter,” diyordum.
Aslında o kadar bilmiyordum ki ne hissettiğimi, çünkü böyle bir çantam yoktu, o çantaya verecek param da yoktu. Bu yüzden kendime yetebilmek için elimden geleni yapıyordum. O influencerın anlattığı gibi makyaj yapıyordum. Alnımın kenarlarına ve elmacık kemiklerimin altına koyu allık sürüyordum mutlaka ve burnumun ucuna kırmızı bir daire çizmeyi ihmal etmiyordum. Derken influencerın sevgili yapması herşeyi bozmuştu. Çünkü benim sevgilim yoktu ve storyler dolusu aşk paylaşımı canımı sıkmıştı. Onu takipten çıkmayı düşünüyordum ama buna hazır mıydım emin olamıyordum.
Beyoğlu’nda aylak aylak yürüyordum. Hatta bir kitapçıdan roman bile almıştım, bir kitap influencerı önermişti o kitabı; Masumiyet Müzesi’ ni.Ve o, bir kitabın insanı baştan sona değiştirebiliceğine inanıyordu.Sonra bir de ne göreyim! Yanından geçtiğim mağazanın vitrininde o çanta vardı! Bana eksikliğimi hatırlattı derhal. Yok, hayır, elimdeki kitap bir işe yaramayacaktı belli ki, o çantayı koluma takmalıydım. En azından dokunabilseydim bir anlığına diye düşünürken kendimi mağazada buldum. Ne yazık içeri girdiğimde kasadaki kız tüm işvesiyle onu genç bir adama satıyordu. Aralarında öyle yoğun bir enerji vardı ki kendimi fazlalık gibi hisettim. Ey çanta, sen nelere kadirdin!
Mağazagı terk ettim hemen. O influencerın yüzünü bir daha şeytan görsün diyerek kahve içmek için popüler birkaç mekan aradım internetten. O lanet çantayı unutturacaktı bana bu kitap ve o kahve, inanıyordum buna. Kahve içerken akıştaki fotoğraflara bakıp gaza geldim, Paris’e bir uçuş bileti satın aldım. Vizem yoktu ama bir şekilde hallederdim. Bu sırada fotoğraf çekmekten ve bileti ayarlamaktan kitabı okuyamamıştım, kahvem de buz gibi olmuştu.
Derken en kötüsü oldu gerçekten. Aylar sonra vizeden red alınca kendimi Paris’te değil Edirne’ de dandik bir otelde bulmuştum. Tüm gün camdan ayçiçeği tarlalarının fotoğraflarını çekip durdum. Oysa İstanbul’dan kalkıp oraya gittiğimde bu tarlaların arasından özgürce koştuğumu hayal etmiştim. Kendimi ayçiçekleriyle tamamladığımı…
Hadi yapabilirsin diye kendime gaz verdim, attım kendimi dışarı.
Boyum kadardı ayçiçekleri ve biraz ürkütücülerdi yakından. Zira kafam kadardı kafaları. Kendimi aynı kostümü giymiş bir grup delinin arasına giriyormuş gibi hissetsem de durmadım. Bu benim son çaremmiş gibi daldım ay kızların aralarına. Bir süre sonra kolumda koca bir çekirge görünce ve aynısını diğer kolumda da fark edince umutsuzca koşmaya başladım. Ta ki güm diye bir meşe ağacına toslayana kadar! Çarpışmanın etkisiyle çekirgeler de etrafa dağılmıştı neyse ki. Yapacak bir şey yoktu, ben de son çare olarak kitap okumaya karar verdim ki başka türlü geçmezdi bu tatil. Çantamdan Masumiyet Müzesi romanını çıkarırken yerde o marka çantayı görmeyeyim mi bir de! Ayçiçeklerinin hemen dibinde. Çarpışmanın etkisiyle rüya gördüğümü düşündüm ama bu o çantaydı. Beyoğlu’ da vitrinde gördüğümün aynısı. Biri mi düşürmüştü ki? Ama bu marka çantası olan birinin şu tarlada işi neydi? Bu düpe düz Tanrı’nın bana el uzatmasıydı. İşte senin sıran geldi demesiydi.
Uzanıp çantayı elime aldım. Derisinde elimi gezdirdikçe içimde bir şeyler değişiyordu sanki. Instagramımı süsleyen çantalı fotoğraflarımı ve likeları düşünmeye başladım hemen. İçini açıp baktım yine de, belki Tanrı çantayla birlikte başka şeyler de göndermiş olabilirdi, ama içinde hiçbir şey yoktu. İçini öyle görünce bir garip hisettim kendimi. Hepi topu elim kadar bir deri kumaştan ibaretti. Bilmiyordum belki de ruhu ve aklı olan bir canlı olarak hayal etmiştim o çantayı hep, eksiklerimi tamamlayacak kayıp tarafım… Ama değildi. Bomboştu. Tanıdık, koca bir boşluktu çantanın içi.
-
Hoşçakal Partisi
Bildiğiniz gibi üç yıl evvel İngiltere’ ye taşındığımdan bu yana evimden pek az kare paylaşmıştım. Beni eve bırakmak isteyen arkadaşlarımı kasabanın dışında durdurmuş, alt yolda kazı çalışması var diyerek başımdan savmıştım. Eve davet etmediğim için sevilmediğini düşünen arkadaşlarım da oldu, ev dağınık ya da tadilatta diyor olmam artık inandırıcı gelmiyordu kimseye. Bir defasında kedim evden kaçmıştı. Ve ben kayıp ilanı bile verememiştim. Çünkü aslında kedim bahçemdeydi. Biliyorum ne alâka diyorsunuz şimdi.
Kedimi evden kaçtıktan iki hafta sonra bahçemde bulmuştum evet. Bulduğumda evdeki halinden daha iriceydi. İki haftada belli ki bahçede ne varsa silip süpürmüş sefa çekmişti. Sincaplar, türlü kuş türleri, mantarlar ve yüzlerce çeşit bitki. Onu bulunca üstüne atlamış, eve getirip uzunca ağlamıştım. Çünkü bahçemdeki gölde zararlı sürüngenler ve tilkiler vardı, ölmüş olabileceğini düşünmüştüm. Hâlâ anlamadınız ise haklısınız. Çünkü ben de konuyu çok uzattım esasen.
Olay aslında tamamen annemden bana geçmiş olan bağnaz düşüncelerle başladı. “Aman kızım şuyunu buna gösterme, aman şundan şuna bahsetme, ortada fazla dolanma, nazar değer,” diye çocukluğumdan bu yana sürekli peşimdedir kendisi. Doğduğumda gözlerim masmaviymiş, haneye nazar değdiririm diye günlerce dua etmiş Allah’a. Gözlerim bundan ötürü katran karası olmuş. Düşünsenize Billie Eilish gözlerine sahip olabilirdim.
Şimdiki durumuma gelecek olursak…Direkt konuya girmezsem asla söyleyemeyeceğim gibi geldi. O yüzden söylüyorum. Ben bir şatoda yaşıyorum! Oh şükür…
Nasıl yani diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Bu yazıyı şatonun kuzeye bakan on birinci odasındaki ortaçağ işçiliğini göz önüne seren favori balkonumdan yazıyorum. Galler’ in buradaki göz alabildiğine uzanan okyanus manzarası yazma konusunda beni hep daha da cesaretlendiriyor. Ve bu yazı için de biraz cesarete ihtiyacım vardı doğrusu.
Ne diyordum, evet şato, yani şatom. Tabii bunu sadece annemler biliyor. Yani ben öyle sanıyordum. Meğer ki kendisi yedi cümleye “Kızım sarayda yaşıyor, hak etti güzel yavrum, Kral Charles ile ailecek görüşüyorlar,” gibi söylemlerde bulunurken ben gereksiz yere bunu tüm ahbaplarından saklıyormuşum. Ancak durumu öğrenince ve artık nazara olan inancım hepten kaybolunca sizinle paylaşabileceğime karar verdim.Evet benim bir şatom var. Ama şatom dediysem, şato kısmen benim. Sağ olsun gözü tok ev sahibim mülteci halime acıyınca apartman dairesi fiyatına kiralamıştı bir odasını bana. Kendisi aniden göçtüğünden ve hiçbir mirasçısı olmadığından, şato da oldukça eski olduğundan, kimse de dönüp bana git demediğinden, ben de şato hayatına pek alıştığımdan bir yere ayrılmadım. Annemin anlattığının aksine Kral Charles’ın varlığımdan bile haberdar olmadığını söylemeliyim. Daha doğrusu ben öyle sanıyordum. Ancak geçtiğimiz hafta, şatonun artık müzeye dönüştürüleceği ile ilgili olabildiğince nazik bir mektup aldım kendisinden. Tüm taşınma masraflarımın karşılanacağını da cömert bir dille eklemiş not olarak. Peki şimdi cevap yazıp banka hesap bilgilerimi mi göndermeliyim? Bu biraz ayıp olmaz mı?
İçimden geçtiyse de siz ve sevgili eşiniz Kraliçe’yi de taşınmadan evvel şatomda ağırlamak isterim diye bir dip not düştüğüm o mektubu göndermedim kendisine. Bilemiyorum, belki de bunu beklemiştir.
O haberi aldığımdan bu yana zaman zaman hüzünlensem de artık tüm şatoyu çekip çevirmekten, tek başıma onarmaktan yorulduğum için seviniyorum aslında. Hem zaten oldukça yalnızlaşmıştım bu koca yerde. Home-office çalıştığımdan, en yakın şehir merkezi de elli km uzakta olduğundan bazen sessizce öleceğim ve kimsenin haberi olmayacak diye korkuyordum.
Neyseki artık taşınıyorum. Yakınlarda mütavazı bir daire buldum bile! Önümüzdeki hafta şatonun güneyindeki ladin ormanlarına bakan bahçesinde büyük bir parti vererek vedalaşmak istiyorum bu masalsı yer ile. Hem de, hiç değilse bir kez olsun şatoma davet ederek o arkadaşlarımın da gönlünü almaya çalışacağım. Yolunuz düşerse sizi de mutlaka beklerim. Adres aşağıda.
Red Keep (Kızıl Kale), Kings Landing;30 Şubat; 9 pm.
Not: Tahmin edeceğiniz üzere evcil hayvanlarınızı getirmenizi tavsiye etmiyorum.
Arabanızı şatonun etrafındaki herhangi bir boşluğa park edebilirsiniz.
Görüşmek üzere.
Red Keep -
Gülün İntikamı 🥀
Geçtiğimiz gün sayfa sayısı uzun olan kitapların arkasından atıp tuttuğum bir yazı yazmıştım burada. (bkz. Farklı Şehirlerin Hikâyeleri) O yazımda Gülün Adı romanını altı yüz elli sayfa olduğu için hor görmüş, kitaplıktan kaldırıp bir kutuya kapatacağımı söylemiştim. Bu romanın adını sadece hava atmak için kullanmıştım inanın. Zaten o kitap benim bile değildi, fırsat bulunca da sahibine geri vereceğim.
Böyle olacağını nereden bilebilirdim hem? Annem hep “Ağzından çıkanlara dikkat et, başına gelir,” derdi.
Cemrenin düşmesi gibi şirin bir olayla meşguldü kafam ertesi gün oysa. Kuşlar şakıyor, artık bere takmaya gerek görmediğimden gerçekten de havaya bir şeylerin düştüğüne dair bir his okşuyordu saç diplerimi. Akşamına haber eve yıldırım gibi düştü evet. Ev sahibimiz evini satma niyetini bize bildirmiş, iki ay içinde de taşınmayı salık vermişti. Hemen annemi aradım. “Her şeyini paylaşma kızım, nazar değiyor, bak düzeniniz bozuldu,” dedi. En son sosyal medyada aylaar öncesinde fotoğraf paylaştığımı varsayarsak ev sahibinin hain planlarının benim şuradaki iki kuruşluk keyfimle (blog) ne alakası olabilirdi! Ama haklıydı, o fotoğraf paylaşımının ertesi günü eşim beyle ikimiz grip olup iki hafta yatmıştık. Bu yüzden hemen bir Ayetel Kürsi okuttum ChatGPT’ye.
Akşamına bir plan çizdik, taşınıyorduk! Neyse, o gece evdeki bir iki kutuyu doldurmaya başladım hemen. Neden kitaplardan başladım bilmiyordum. Ama önceki gün yazdığım gerçek oluyordu. Elimde Gülün Adı romanı vardı ve ben onu bir kutuya koyuyordum.
Annemin sözleri bir yandan kulağımda çınlıyordu. “Söyleme, gerçek olur…” Ben söylememiş, yazmıştım. Demek ki yazmak, üstüne yazdığını paylaşmak etkisini arttırıyordu. Bugüne kadar acıdan, kederden başka bir şey yazmamıştım ki! Arada duruşumuza ters düşse de neşeli bir şeyler karalamak şarttı demek ki!
Bu yazıyı tam da bu yüzden yazıyorum; evren yazdıklarımı şayet ciddiye alıyorsa çok acil iki artı bir ev lazım bana! (Az masraflı olanından!)Siz de yüksek sesle okuyup yayın, yazın bir kağıda hatta benim için.
Merak etmeyin daha geniş bir dilek listesi yapıp çoktan baş ucuma koydum. Hıdırellezde de bir gül ağacının dibine gömeceğim. Gülün Adını da yeni evde çerçeveletip duvara asacağım.
Tüm güllere hürmetler🫡
-
Farklı Şehirlerin Hikâyeleri
Vakti gelmişken size başımdan geçen bir hadiseden bahsedeyim. Böylece siz de aynısını yaşamadan bu anlattıklarımdan ders çıkarabilirsiniz.
Onu taa ortaokul yıllarından hatırlıyordum. O zaman da kendisini hiç anlamamıştım. Zorlu bir sürecin ardından yollarımızı ayırmıştık. Zaten ben İstanbul’sam o Ankara’ydı. Ya da ben Ankara’ydım, o Paris’ti. Ama yarım kalan her şey gibi aklımı tırmalamaya başlamıştı.
Hakkında hatırladığım tek şey adıydı. İnternetten biraz araştırınca bunu hemen buldum. Bir haftaya kalmaz kapımda bitti. Oysa pek müsait değildim o sıra. Zaten bir diğeri ile meşguldüm yeterince. Hemen gelmez diye ummuştum.
Neyse, idare edeceğim bir şekilde dedim. Hali hazırdaki eylenceliydi, sıkmıyordu, ondan vazgeçemezdim. Bu ise aşırı detaycıydı. Her şeyi uzun uzun anlatıyordu. Ben zaten hemen dikkati dağılan, sıkılgan bir tiptim. Bazen he he deyip geçiyordum ama bana önceden anlattığı şeylerden bahsedince aramızda kopukluk oluyordu.
Yine de pes etmedim. Sonuçta ikisinden pek çok şey öğreniyordum. Ama zamanla onlara yeterli vakit ayıramadığım için bir bunalma gelmişti bana. Artık aşkla başlayan bu şey bir görev halini almıştı. Üstelik bazen ikisini birbirine karıştırıyordum. Birini günlerce görmediğim oluyordu.
En sonunda olaylar sarpa sarmadan bunu bırakmak zorunda kaldım. İnsan emek verdiğinden vazgeçemiyormuş kolay kolay. Tekrar başa dönmek, en başından başlamak falan…Hem hakkında onca şey bildikten sonra. Yine de başka bir baharda tekrar buluşmak üzere o defteri kapadım.
Onun ardından hayatımda büyük bir boşluk oldu. Ve o günden sonra sayfa sayısı iki yüzün üzerindeki bütün kitaplardan uzak durmaya karar verdim. Kitaplığımdaki altı yüz elli sayfalık Gülün Adı romanını da kaldırıp bir kutuya koydum. Çünkü bana onu hatırlatıyordu: İki Şehrin Hikayesi‘ni.
Neyse diyeceğim şu ki siz siz olun aynı anda iki kitap okumayın.Ama yanlış anlaşılmak istemem, kimseyi karalamak da değil niyetim. Bu yüzden eklemeden de geçemeyeceğim;
Charles, sen bana göre fazla iyiydin.
Ya da biz farklı şehirlerin hikâyeleriydik.
