Yıllar evvel okuduğum bir haber vardı. Adamın dört çoçuğu olmuş ve isimleri şöyle: Ufuk, Tan, Doğan, Güneş. Şimdi bu isimleri birleştirip cümle haline getirin. İşte bu aklımdan çıkmıyor.
Günün en güzel saatiydi. Ufukta deniz güneşe karışmıştı. Begonviller koyvermişti ancak hiçbir şey düşünemiyordum. Ne bir kitap okuyabiliyordum, ne de hayata dair kararlar alabiliyordum. Misal ufuktan doğan güneşi izlerken, tek yapabildiğim bu durumu tanımlayabilmekti. “Güneş ufuktan şimdi doğar.”
Balkondaki ahşap korkulukta duran iki yeşil çekirgeden farksızdım. Var olmanın dayanılmaz hafifliğine dayanamıyordum ve hadi diyordum: Artık “yürüyelim arkadaşlar.”
Oysa çekirgeler zıplardı. Üstelik bir zıplar, iki zıplar…Üçte ne olurdu pek bilinmiyordu. Çünkü insanlar devamını pek getirmezdi bu cümlenin ancak çekirgenin başına kötü bir şey gelmiş olabileceğini bilirdik.
Çekirgeler zıplayarak gitti. Cır cır böcekleri başladı anlamsız bir koro gibi bağırmaya. “Sesimizi yer gök su dinlesin!” Sonra birden sustular. Bu ansızın susuş içimi ürpertti. İnsanlığa karşı derin bir savaşa girişmeseler iyiydi.
Onlar gidince ben de güzelim denizi izledim ve oldukça sessiz şunu dedim, “Bu deniz, bu gök, bu taş nerede var yahu?”
Ay da tamamen çekilmişti. Deniz’e Vuran Ay Işığı. İşte henüz doğmamış çocuklarımın adlarını bulmuştum. Bir gün doğumundan alınabilecek maksimum verimi elde etmiştim.Yine de ikinci çocuğun adıyla ilgili adil bir ayarlama yapmam gerekebilirdi. Birinci çocuk için ise şimdiden bir endişe basmıştı içimi.
Ben bu kritik konuyu halletmeye çalışırken arkamdan bir ses konuştu. “Perdeleri kapat da uyuyalım.” Perdeleri kapatsam da bu saatten sonra uyuyabilir miydik? Perdenin aralarından giren ışığı durduramazdım elbette.
Kafam pekmez gibi dibe çökmüş olsa da fena şeyler düşünmemiş olmanın gururuyla oturup bunları yazdım Gün Doğan’a Dek. Yok bu sefer de üçüncü çocuğa çok yazık oluyordu.
Her neyse Gün Aydın.

Yorum bırakın