Göğsümde gribe göz kırpan cılız bir hırıltı vardı. “Yok,” dedim, “Grip değildir, horultudur.” Emin olmak için eşim beyin uykusunu böldüm. “Uyan, Londra’ya gidiyoruz.” Horultu bitti, ama hırıltı oradaydı.”
Koşarak son anda attık kendimizi Londra trenine. Elimde bu topraklardan çıkmış Virginia Woolf kitabı: Mrs. Dalloway. Önceki gece okumaya başlamıştım ve aslında dünden beridir Londra’daydım bir nevi. Picadilly Caddesi’nde, Buckingham Sarayı’nda, St James Park’ında…

Ancak Londra Marylebone Tren İstasyonu’ndan indiğimizde beni gerisin geri eve çağıran bir kırıltı (sözlüğe az önce girdi bu kelime) yokluyordu kemiklerimi. Ama çok geçti. Thames Nehri’ne giden kırmızı otobüslerden birine attık kendimizi. Köprü üstünden nehrin diğer yakasına geçerken suyun kahverengini kirden mi yoksa çamurdan mı aldığına dair Marmara Denizi’ne uzanan kısa bir sohbetin içinde bulduk kendimizi. Bu sohbet esnasında sağlı sollu pek çok Türk’e denk gelindi, kulaklar dikleşti, sesler kısıldı. Artık gönlümüzce Türkçe saçmalama özgürlüğümüzün sonuna gelmiştik; Londra’daydık.
Altı ay sonra yaşadığım nadide İngiliz kasabasından çıkarak bu mega şehre gelince dilimdeki uçuklardan dolayıdır ki ağzımdan uçuk kaçık fikirler çıkıyordu. Bu şehri bırakıp gitmek gibi…(İyi de niye geldin o zaman?) Bu ülke de bize bayılmıyordu ki! Ağzı kulağındaki göçmenlik yasaları, ağlatmayan ama güldürmeyen ekonomik hayatı, belirsizlikler yumağı ve çok bilinmeyenli denklemler. (Koy, koy, koy, koy, koy aldırma sen doldur be meyhaneci!)
Sahildeki pub’da kahvelerimizi yudumlarken (alkol alma saatimiz henüz gelmemişti.) bu sefer Barcelona’dan konu açıldı. (Alakaya maydanoz diyebilirsiniz.) Ne severdik Barcelona’yı, ama koronadan bu yana gitmemiştik. Her yanından yaşam akıyordu şimdi kesin! Dar sokaklarındaki sağlı sollu kafelerinde insanlar şarhoş oluyorlardı. (İstanbul gibi tabii ki!) Londra’da bu kafeleri ara ki bul! Sanki binaların altına yahut arkasına saklanmışlardı. Onları keşfetmek için zaman ve şans lazımdı.
Önümüzdeki masaya bu muhabbetin üstüne bir İspanyol grup oturdu. Suratları pek asıktı. Zaten İspanyollar böyleydi. Şehirleri güzel ama kendileri asık suratlı, yeri gelince olabildiğine ters. Hâl böyle olunca daha stabil bir mutluluğa ve nezakete sahip İngiliz halkı kahverengi Thames Nehri’ ne rağmen galip geliyordu. Tutkularını ve coşkularını arka bahçelerindeki bir direğe bağladıklarından, belki de zamanla unuttuklarından.
Milyon kere kahve, çay ve tatlı eşliğinde dinlenerek vücudumdaki kırıltıları biraz olsun bastırabilince yola koyulduk. Nehir kenarı yolculuğu güzeldi. Aslında dikkatli bakınca her yer kafe doluydu. Günlerden cumartesi olduğunu ve kahve dışında içilebilecek farklı alternatifler de olduğunu şık ve genç hanımların (normalde ancak düğüne giderken giyebileceğim türde kıyafetlerle ve topuklu ayakkabılarla) sokaklarda görülmesi ile fark ettik. Güneş batıyordu ve farklı bir Londra sahneye çıkıyordu. Gece hayatıyla senelerdir pek işi olmamış bense panikliyor, erkenden uyumasını tembihleyen sınıf öğretmenine ihanet edeceğini sanan küçük bir kız gibi irkiliyordum.
Kafeler kapanıyordu. Hangisinde ya da nerede olduğunu bilmediğimiz koca, tarihi binaların alt katlarında gece hayatı tomurcuklanıyordu. Göğsümdeki hırıltı kıpırdamaya, bacaklarımdaki kırıltılar takırdamaya başlamıştı hem.
Halim olsaydı ve bu bir gezi blogu olsaydı keşfettiğimiz pek çok kafeyi, yiyip içtiğimizi, sahilde ansızın karşılaştığımız Shakespeare Tiyatrosu’nu, Trafalgar Square’a henüz konmuş The Lady in Blue heykelini görünce nasıl heyecanlandığımızı anlatabilirdim. (Alman döneri diye aldığımız dönere beyaz peynirden ıspanağa kadar -az bir et haricinde her şey- konulduğuna nasıl şaşırdığımızı da) Ancak bu Virginia Woolf özentisi bir bilinç akışı denemesiydi. Mrs. Dalloway’in iki yüz sayfada anlatılan bir Londra günü, benimkinde bir blog yazısı kadarcık olup hemencecik sonlanması normaldi. Çünkü Marylebone İstasyonu’daki üç numaralı perona bizi eve götürecek tren çoktan yanaşmıştı.

(Mavi montlu bilin bakalım kim?)
Yorum bırakın