Başım acayip ağrıyordu uyandığımda. Açlıktan ölecek gibiydim. Geceden kalma gibi bir durumum yoktu, alkol almamıştım ama mesaiyi fazla kaçırmıştım dün; on beş dakika kadar. İş yerinde bir arkadaş beni lafa tutmuş, çocuğunun bale videolarını izletip durmuştu. Aynı şirkette olmasak basıp giderdim. Sonuçta benim kedim de taharet musluğunu açabiliyor, beşinci kattan atlayıp hayatta kalabiliyor ama kimsenin bundan haberi yok, veteriner biliyor bir tek.
Her neyse başım acayip ağrıyordu, evden çalışıyordum. On beş dakika daha bekledim bilgisayarı açmadan evvel. Üzerimdeki bu fazla mesaiyi hemen geri iade etmeliydim. Yine de çalışmaya bu kadar alerjimin olduğunu fark etmemiştim. Baş ağrımın başka bir sebebi olmalıydı elbet. Başı ağrıyan biri de değildim çünkü. Olaylar başımı ağrıtmadan evvel sezer ve başımdan savardım. Ne de çok baş dedim, kafa demeliyim ara sıra. Ama deneyelim, siz de görün, aynı tadı vermiyor.
Neyse sezgilerim iyiydi dediğim gibi. Böyle sezgileri güçlü olan empatik insanların “kafası” ağrırmış ara sıra. Bunları da takip ettiğim o spirituel gelişim sayfalarından görüyordum hep yoksa özellikle bakmıyordum.
Geçenlerde yine o sayfalardan birinde “kafa” ağrılarının hayatımızın bir sonraki evresine geçtiğimizin işareti olduğuyla ilgili bir yazı okuduğumu hatırladım birden. Belki de hayatım değişiyordu, olamaz mı?
Hayatımın değişmesini istemiyor değildim. Bir gün kalkıp ünlü bir sima olmak, mühendisliği bırakıp sanat sepetle uğraşmak güzel bir hayaldi. Yirmi yıl önce yanlışlıkla mühendisliği kazanmıştım. Yani yanlış bir karar sonucu, yoksa şıkları kaydırdığımdan değil.
Neyse hayatımın değişmesini istiyorsam değişmiş gibi de davranmam gerekirdi, bunu da yine instagramdaki o akışta görmüştüm. Zaten benim instagram akışıma bakacak olursanız ya yanlış bir çevrem olduğunu düşünürdünüz ya da mühendisliğin çok yanlış bir karar olduğunu. Çevremden memnundum. O yüzden sorun mühendislikti kesin.
İnstagram akışımı da arkama alarak o sabah kalkıp sunum hazırlayıp toplantılara gireceğime bunları yapmadım. Tüm gün oturup yazı yazdım. Çünkü yayın evim kitabımı çıkarmak için beni bir hayli zorluyordu. Hali hazırdaki kitaplarımdan yeterince kazanıyordum zaten, Miami’ de bir yazlığım bile vardı, düşünün. Londra’ da şu an bunları yazdığım saray yavrum J K Rowling’ e komşuydu falan. Yok, hayır Harry Potter serisine devam etmeyecekmiş zaten, daha bu sabah yine çok ısrar ettim, bana mısın demiyor, amma da inatçıymış kadın. Bir de demez mi “kazık kadar oldunuz, düşün yakamdan,” falan. Yine de takılmadım, ünlü yazarların oluyor böyle çıkışları, kendimden biliyorum.
Neyse durumum iyiydi ve pişman olmuştum bu yeni kitap anlaşmasından ama anlaşma anlaşmadır benim için deyip yazmaya devam ettim. Yazmasam zaten ne yapacaktım, kendimi bildim bileli yazıyordum. Üç yıldır. Üç yıldır kendimi biliyordum ama normal. İnsan otuzlarında kendisini ancak tanıyor zaten.
Neyse bir iki saat geçti böyle. İş yerinde yokluğumun fark edilmemesine biraz kafam bozulmuştu (bu sefer oldu), dayanamayıp açtım yine bilgisayarımı. Mış gibi yaşamaya akşam devam ederdim nasıl olsa; Rowling’e uğrayıp bir iki kadeh birşeyler içerdik, sonra gelip Kafa Dergisi için bir köşe yazısı yazardım, ünlü olsam bile dergilerden elimi çekmezdim, ama dediğim gibi önce kiramı ödemeliydim.

Yorum bırakın