-
Yaren Leylek, Cemrenin Düşmesi vs.
Pazar sabahıydı. Hızlıca kahvaltı hazırlamam gerekmiyordu. Kahvemi içerken sıradan görünen önemli şeylere kafa yormaya vaktim vardı yeterince.
Birinci cemre havaya, ikinci cemre suya düşmüştü. Üçüncü cemrenin de toprağa düşmesini ay sonunu bekler gibi bekliyordum ama düşmesini de istemiyordum. Korkuyordum. Cemre düştükten sonra bahar hızla gelecek, yaz olacak sonra kış gelecek diye korkuyordum evet.
Bu yüzden Yaren leyleğin gelmesi tadımı kaçırmıştı. Ama ülkecek mutlu olmuştuk. Gazetelerde birinci sayfa haberlerinde kocaman Yaren leylek resimleri vardı. Gazeteler savaşları bile bu kadar önemli bulmuyordu, söz konusu Yaren leylekti.
Kimse farkında olmasa da ben bir adım ötesini düşünüp endişeleniyordum. Yaren Leylek Allah korusun hakkı rahmetine kavuşursa ne olacaktı? Yani seneye gelmezse mesela, hiç düşündünüz mü? Ülkecek yas ilan edilebilirdi bence. Bunları sizin yerinize de düşünüyordum işte. Ama önemli değil. Dediğim gibi biraz boş vaktim var.
Yine de tek başıma işin içinden çıkamayacaktım muhtemelen.Tarım Bakanlığı da harekete geçmeliydi bu konuda. Birkaç yedek leylek eğitilebilir miydi şimdiden? Şayet var ise Hava Bakanlığı ya da Turizm Bakanlığı da daha doğru tercihler olabilirdi bu aksiyonlar için. Öte yandan Adem Amca kaç yaşındaydı? Sağlık kontrollerini düzenli olarak yapıyor muydu? Sağlık Bakanlığı ne kadar farkındaydı durumun?
En kötü senaryoyu düşünmek zorundaydım. Bu yüzden A, B ,C planları üzerinde çalışmalıydım. Söz gelimi Hatice adındaki bir nenenin bahçesine her bahar dönüp yavrulayan Zahide adında bir kedi çözüm olabilirdi mesela. Ama onu kısırlaştırmak gerekirdi bir süre sonra. Onca kediye kim bakardı? Zahide de Hatice nene de perişan olurdu. Sultan Anne’ nin Sürmeli adındaki ineği zıplayarak ahırdan kırlara doğru koşmalıydı. Süheyla adındaki yunus Marmaris koylarına yanaşıp en az on gün kalmalıydı orada. Bilmiyorum aklıma pek birşey gelmiyordu.Yaren leylek her bakımdan çok iyi bir fikirdi. Oyunculuklar, senaryo, ortam falan on numaraydı. Yapabileceğimiz en iyi şey bu konuda bir halk komisyonu oluşturmak olabilirdi. Futbolu tartıştığımız kadar bu konuyu da tartışırsak bir çözüm bulabileceğimize eminim.
Bu arada az önce kötü bir haber aldım. Yok hayır, Yaren leylek de Adem Amca da gayet iyi. Hatta az önce bana şu aşağıdaki fotoğrafı gönderdiler. Onları böyle iyi görünce bir nebze rahatladım. Ama üçüncü cemre de toprağa düşmüş. Kışın gelmesi an meselesi anlayacağınız. En iyisi iyice tadını çıkarın baharın. Yakında biter nasıl olsa.Hepinize bol baharlar dilerim.

-
Doğum Gününü Önemsemeyen Kız
Aklımda işe atla gidip gelmek gibi bir fikir vardı bir süredir çünkü ehliyeti bir türlü alamamıştım, bisikletle ise gidemeyeceğim kadar uzaktı iş yerim. Ata binmek için de ehliyet gerekmiyordu herhalde diye düşünüyordum. Sonuçta bir makina değildi at, üzerine biniyordunuz ve o gidiyordu.Tek yapmanız gereken atlı biri görünce yol vermekti, yani burada daha çok size iş düşüyordu.
Atların çok pahalı olduğunu düşünmüyordum ama insanların neden at yerine arabaları tercih ettiği de bir şüphe yaratıyordu bende. Muhtemelen düşüp bir yerlerini kırmaktan korkuyorlardı. Yine de uçsuz bucaksız tarlalarda atımı sürerek işe gittiğimi hayal ediyordum. Eşimin kafasını sürekli olarak bu konu hakkında yiyip durdum. Kendi malımmış gibi o tarlalarda at koşturamayacağımı, yollara çıkmam gerekeceğini söyledi. Yani bu ehliyet işinden kaçamıyordum bir türlü.
Öte yandan doğum günümün yakın olduğunun farkında bile değildim. İnsanları doğum günümde darlayan bir tip değildim. Doğum günümde hediye bekleyen bir tip değildim. Doğum günümü haftalar öncesinde unuturdum hatta. Doğum günümün mayısta olduğunu falan unuturdum yani. O yüzden buraya yazmam iyi oldu. Unutmamak için.
Hayat çok zorlamazsan istediğini sana verir derler. O doğum günüm için eşim bana beyaz bir at hediye etti. Bu dahiyane fikri aklına kim soktu bilmiyordum. Adını Firuzan koydum atın, onu o kadar sevdim ki kıyıp o lanet trafiğe sokamadım. Garajda ona güzel bir oda yaptım. Durum böyle olunca kendime bir araba almam ve ehliyeti de almam gerekti yine. Bunları bir sonraki doğum günüme park ettim. Araba işini. Arkadaşlarım bir araya gelip hepsi ortaya birkaç dolar koysa bu çok imkansız bir hediye olmazdı. Bir sonraki mayısa kadar halledilebilirdi yani. Ama ben böyle bir hediyeyi asla kabul edemezdim. Yine de onları kıramazdım muhtemelen.Neyse o mayıs günü bir parti verdim evde ama tamamen Hıdırellez’i kutlamaktı amacım. Arkadaşlarım doğum günüm o güne geliyor diye pasta almışlar, buna biraz utandım doğrusu. Ama onları bozmayıp doğum günü kızı olarak üstüme düşenleri yaptım. Çılgınca eğlenip hediyeleri kabul ettim. Akşamına bahçedeki ateşi üflerken fiyakalı bir araba diledim kendim için. Onlardan saklamadım tabii. İnsan arkadaşlarından hiçbir şey saklamamalı.
O ateş yakma, üzerinden atlama hengamesinde Firu’ nun garajdan kaçtığını fark ettik. Kendisini işe yaramaz hissetmiş olmalıydı. Ne de olsa beni işe götürüp getirmek niyetiyle bu evdeydi. Bir yandan sevindim onun adına. Uçsuz bucaksız Galler yaylalarında koşarken hayal ettim onu. Sonra da doğum günümü, pardon Hıdırellez’i neden bir Galler yaylasında kutlamıyoruz diye düşündüm. Bundan arkadaşlarıma da bahsettim hemen. Herkes yorgundu. Çıt çıkmadı kimseden. Bir sonraki seneyi bekleyecektik artık.
Neyse Firu’ nun resmini yukarıya bıraktım, görenler ona iyi olduğumu ve dönmesine gerek olmadığını söyleyebilir mi? Zaten muhtemelen yakında bir arabam olur, yoksa işe nasıl gidip gelirim?
Bir de konu doğum günüme nasıl geldi bilmiyorum, neredeyse iki ay beş gün falan var zaten. Onu da şimdi hesapladım. Dediğim gibi konu atımdı sadece. Ha bir de mayıs ayını çok severdim, bir nedeni yoktu.
-
Marka Çanta
Geçtiğimiz gün bir influencerın tanıttığı o marka çantayı satın almıştım sonunda. Instagramda verdiğim pozlarda hep onu tam önüme gelecek şekilde tutuyordum, bu şekilde ne kadar farklı olduğumu hissettiriyordum herkese. Belki de “Bakın, ben bu çantaya layığım,” diyordum. Ya da, “Öyle bir çantam var ki, şu hayatta hiçbir şey yapmasam, sadece şöyle dursam bu çantayla şuracıkta, yeter,” diyordum.
Aslında o kadar bilmiyordum ki ne hissettiğimi, çünkü böyle bir çantam yoktu, o çantaya verecek param da yoktu. Bu yüzden kendime yetebilmek için elimden geleni yapıyordum. O influencerın anlattığı gibi makyaj yapıyordum. Alnımın kenarlarına ve elmacık kemiklerimin altına koyu allık sürüyordum mutlaka ve burnumun ucuna kırmızı bir daire çizmeyi ihmal etmiyordum. Derken influencerın sevgili yapması herşeyi bozmuştu. Çünkü benim sevgilim yoktu ve storyler dolusu aşk paylaşımı canımı sıkmıştı. Onu takipten çıkmayı düşünüyordum ama buna hazır mıydım emin olamıyordum.
Beyoğlu’nda aylak aylak yürüyordum. Hatta bir kitapçıdan roman bile almıştım, bir kitap influencerı önermişti o kitabı; Masumiyet Müzesi’ ni.Ve o, bir kitabın insanı baştan sona değiştirebiliceğine inanıyordu.Sonra bir de ne göreyim! Yanından geçtiğim mağazanın vitrininde o çanta vardı! Bana eksikliğimi hatırlattı derhal. Yok, hayır, elimdeki kitap bir işe yaramayacaktı belli ki, o çantayı koluma takmalıydım. En azından dokunabilseydim bir anlığına diye düşünürken kendimi mağazada buldum. Ne yazık içeri girdiğimde kasadaki kız tüm işvesiyle onu genç bir adama satıyordu. Aralarında öyle yoğun bir enerji vardı ki kendimi fazlalık gibi hisettim. Ey çanta, sen nelere kadirdin!
Mağazagı terk ettim hemen. O influencerın yüzünü bir daha şeytan görsün diyerek kahve içmek için popüler birkaç mekan aradım internetten. O lanet çantayı unutturacaktı bana bu kitap ve o kahve, inanıyordum buna. Kahve içerken akıştaki fotoğraflara bakıp gaza geldim, Paris’e bir uçuş bileti satın aldım. Vizem yoktu ama bir şekilde hallederdim. Bu sırada fotoğraf çekmekten ve bileti ayarlamaktan kitabı okuyamamıştım, kahvem de buz gibi olmuştu.
Derken en kötüsü oldu gerçekten. Aylar sonra vizeden red alınca kendimi Paris’te değil Edirne’ de dandik bir otelde bulmuştum. Tüm gün camdan ayçiçeği tarlalarının fotoğraflarını çekip durdum. Oysa İstanbul’dan kalkıp oraya gittiğimde bu tarlaların arasından özgürce koştuğumu hayal etmiştim. Kendimi ayçiçekleriyle tamamladığımı…
Hadi yapabilirsin diye kendime gaz verdim, attım kendimi dışarı.
Boyum kadardı ayçiçekleri ve biraz ürkütücülerdi yakından. Zira kafam kadardı kafaları. Kendimi aynı kostümü giymiş bir grup delinin arasına giriyormuş gibi hissetsem de durmadım. Bu benim son çaremmiş gibi daldım ay kızların aralarına. Bir süre sonra kolumda koca bir çekirge görünce ve aynısını diğer kolumda da fark edince umutsuzca koşmaya başladım. Ta ki güm diye bir meşe ağacına toslayana kadar! Çarpışmanın etkisiyle çekirgeler de etrafa dağılmıştı neyse ki. Yapacak bir şey yoktu, ben de son çare olarak kitap okumaya karar verdim ki başka türlü geçmezdi bu tatil. Çantamdan Masumiyet Müzesi romanını çıkarırken yerde o marka çantayı görmeyeyim mi bir de! Ayçiçeklerinin hemen dibinde. Çarpışmanın etkisiyle rüya gördüğümü düşündüm ama bu o çantaydı. Beyoğlu’ da vitrinde gördüğümün aynısı. Biri mi düşürmüştü ki? Ama bu marka çantası olan birinin şu tarlada işi neydi? Bu düpe düz Tanrı’nın bana el uzatmasıydı. İşte senin sıran geldi demesiydi.
Uzanıp çantayı elime aldım. Derisinde elimi gezdirdikçe içimde bir şeyler değişiyordu sanki. Instagramımı süsleyen çantalı fotoğraflarımı ve likeları düşünmeye başladım hemen. İçini açıp baktım yine de, belki Tanrı çantayla birlikte başka şeyler de göndermiş olabilirdi, ama içinde hiçbir şey yoktu. İçini öyle görünce bir garip hisettim kendimi. Hepi topu elim kadar bir deri kumaştan ibaretti. Bilmiyordum belki de ruhu ve aklı olan bir canlı olarak hayal etmiştim o çantayı hep, eksiklerimi tamamlayacak kayıp tarafım… Ama değildi. Bomboştu. Tanıdık, koca bir boşluktu çantanın içi.
-
Hoşçakal Partisi
Bildiğiniz gibi üç yıl evvel İngiltere’ ye taşındığımdan bu yana evimden pek az kare paylaşmıştım. Beni eve bırakmak isteyen arkadaşlarımı kasabanın dışında durdurmuş, alt yolda kazı çalışması var diyerek başımdan savmıştım. Eve davet etmediğim için sevilmediğini düşünen arkadaşlarım da oldu, ev dağınık ya da tadilatta diyor olmam artık inandırıcı gelmiyordu kimseye. Bir defasında kedim evden kaçmıştı. Ve ben kayıp ilanı bile verememiştim. Çünkü aslında kedim bahçemdeydi. Biliyorum ne alâka diyorsunuz şimdi.
Kedimi evden kaçtıktan iki hafta sonra bahçemde bulmuştum evet. Bulduğumda evdeki halinden daha iriceydi. İki haftada belli ki bahçede ne varsa silip süpürmüş sefa çekmişti. Sincaplar, türlü kuş türleri, mantarlar ve yüzlerce çeşit bitki. Onu bulunca üstüne atlamış, eve getirip uzunca ağlamıştım. Çünkü bahçemdeki gölde zararlı sürüngenler ve tilkiler vardı, ölmüş olabileceğini düşünmüştüm. Hâlâ anlamadınız ise haklısınız. Çünkü ben de konuyu çok uzattım esasen.
Olay aslında tamamen annemden bana geçmiş olan bağnaz düşüncelerle başladı. “Aman kızım şuyunu buna gösterme, aman şundan şuna bahsetme, ortada fazla dolanma, nazar değer,” diye çocukluğumdan bu yana sürekli peşimdedir kendisi. Doğduğumda gözlerim masmaviymiş, haneye nazar değdiririm diye günlerce dua etmiş Allah’a. Gözlerim bundan ötürü katran karası olmuş. Düşünsenize Billie Eilish gözlerine sahip olabilirdim.
Şimdiki durumuma gelecek olursak…Direkt konuya girmezsem asla söyleyemeyeceğim gibi geldi. O yüzden söylüyorum. Ben bir şatoda yaşıyorum! Oh şükür…
Nasıl yani diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Bu yazıyı şatonun kuzeye bakan on birinci odasındaki ortaçağ işçiliğini göz önüne seren favori balkonumdan yazıyorum. Galler’ in buradaki göz alabildiğine uzanan okyanus manzarası yazma konusunda beni hep daha da cesaretlendiriyor. Ve bu yazı için de biraz cesarete ihtiyacım vardı doğrusu.
Ne diyordum, evet şato, yani şatom. Tabii bunu sadece annemler biliyor. Yani ben öyle sanıyordum. Meğer ki kendisi yedi cümleye “Kızım sarayda yaşıyor, hak etti güzel yavrum, Kral Charles ile ailecek görüşüyorlar,” gibi söylemlerde bulunurken ben gereksiz yere bunu tüm ahbaplarından saklıyormuşum. Ancak durumu öğrenince ve artık nazara olan inancım hepten kaybolunca sizinle paylaşabileceğime karar verdim.Evet benim bir şatom var. Ama şatom dediysem, şato kısmen benim. Sağ olsun gözü tok ev sahibim mülteci halime acıyınca apartman dairesi fiyatına kiralamıştı bir odasını bana. Kendisi aniden göçtüğünden ve hiçbir mirasçısı olmadığından, şato da oldukça eski olduğundan, kimse de dönüp bana git demediğinden, ben de şato hayatına pek alıştığımdan bir yere ayrılmadım. Annemin anlattığının aksine Kral Charles’ın varlığımdan bile haberdar olmadığını söylemeliyim. Daha doğrusu ben öyle sanıyordum. Ancak geçtiğimiz hafta, şatonun artık müzeye dönüştürüleceği ile ilgili olabildiğince nazik bir mektup aldım kendisinden. Tüm taşınma masraflarımın karşılanacağını da cömert bir dille eklemiş not olarak. Peki şimdi cevap yazıp banka hesap bilgilerimi mi göndermeliyim? Bu biraz ayıp olmaz mı?
İçimden geçtiyse de siz ve sevgili eşiniz Kraliçe’yi de taşınmadan evvel şatomda ağırlamak isterim diye bir dip not düştüğüm o mektubu göndermedim kendisine. Bilemiyorum, belki de bunu beklemiştir.
O haberi aldığımdan bu yana zaman zaman hüzünlensem de artık tüm şatoyu çekip çevirmekten, tek başıma onarmaktan yorulduğum için seviniyorum aslında. Hem zaten oldukça yalnızlaşmıştım bu koca yerde. Home-office çalıştığımdan, en yakın şehir merkezi de elli km uzakta olduğundan bazen sessizce öleceğim ve kimsenin haberi olmayacak diye korkuyordum.
Neyseki artık taşınıyorum. Yakınlarda mütavazı bir daire buldum bile! Önümüzdeki hafta şatonun güneyindeki ladin ormanlarına bakan bahçesinde büyük bir parti vererek vedalaşmak istiyorum bu masalsı yer ile. Hem de, hiç değilse bir kez olsun şatoma davet ederek o arkadaşlarımın da gönlünü almaya çalışacağım. Yolunuz düşerse sizi de mutlaka beklerim. Adres aşağıda.
Red Keep (Kızıl Kale), Kings Landing;30 Şubat; 9 pm.
Not: Tahmin edeceğiniz üzere evcil hayvanlarınızı getirmenizi tavsiye etmiyorum.
Arabanızı şatonun etrafındaki herhangi bir boşluğa park edebilirsiniz.
Görüşmek üzere.
Red Keep -
Gülün İntikamı 🥀
Geçtiğimiz gün sayfa sayısı uzun olan kitapların arkasından atıp tuttuğum bir yazı yazmıştım burada. (bkz. Farklı Şehirlerin Hikâyeleri) O yazımda Gülün Adı romanını altı yüz elli sayfa olduğu için hor görmüş, kitaplıktan kaldırıp bir kutuya kapatacağımı söylemiştim. Bu romanın adını sadece hava atmak için kullanmıştım inanın. Zaten o kitap benim bile değildi, fırsat bulunca da sahibine geri vereceğim.
Böyle olacağını nereden bilebilirdim hem? Annem hep “Ağzından çıkanlara dikkat et, başına gelir,” derdi.
Cemrenin düşmesi gibi şirin bir olayla meşguldü kafam ertesi gün oysa. Kuşlar şakıyor, artık bere takmaya gerek görmediğimden gerçekten de havaya bir şeylerin düştüğüne dair bir his okşuyordu saç diplerimi. Akşamına haber eve yıldırım gibi düştü evet. Ev sahibimiz evini satma niyetini bize bildirmiş, iki ay içinde de taşınmayı salık vermişti. Hemen annemi aradım. “Her şeyini paylaşma kızım, nazar değiyor, bak düzeniniz bozuldu,” dedi. En son sosyal medyada aylaar öncesinde fotoğraf paylaştığımı varsayarsak ev sahibinin hain planlarının benim şuradaki iki kuruşluk keyfimle (blog) ne alakası olabilirdi! Ama haklıydı, o fotoğraf paylaşımının ertesi günü eşim beyle ikimiz grip olup iki hafta yatmıştık. Bu yüzden hemen bir Ayetel Kürsi okuttum ChatGPT’ye.
Akşamına bir plan çizdik, taşınıyorduk! Neyse, o gece evdeki bir iki kutuyu doldurmaya başladım hemen. Neden kitaplardan başladım bilmiyordum. Ama önceki gün yazdığım gerçek oluyordu. Elimde Gülün Adı romanı vardı ve ben onu bir kutuya koyuyordum.
Annemin sözleri bir yandan kulağımda çınlıyordu. “Söyleme, gerçek olur…” Ben söylememiş, yazmıştım. Demek ki yazmak, üstüne yazdığını paylaşmak etkisini arttırıyordu. Bugüne kadar acıdan, kederden başka bir şey yazmamıştım ki! Arada duruşumuza ters düşse de neşeli bir şeyler karalamak şarttı demek ki!
Bu yazıyı tam da bu yüzden yazıyorum; evren yazdıklarımı şayet ciddiye alıyorsa çok acil iki artı bir ev lazım bana! (Az masraflı olanından!)Siz de yüksek sesle okuyup yayın, yazın bir kağıda hatta benim için.
Merak etmeyin daha geniş bir dilek listesi yapıp çoktan baş ucuma koydum. Hıdırellezde de bir gül ağacının dibine gömeceğim. Gülün Adını da yeni evde çerçeveletip duvara asacağım.
Tüm güllere hürmetler🫡
-
Farklı Şehirlerin Hikâyeleri
Vakti gelmişken size başımdan geçen bir hadiseden bahsedeyim. Böylece siz de aynısını yaşamadan bu anlattıklarımdan ders çıkarabilirsiniz.
Onu taa ortaokul yıllarından hatırlıyordum. O zaman da kendisini hiç anlamamıştım. Zorlu bir sürecin ardından yollarımızı ayırmıştık. Zaten ben İstanbul’sam o Ankara’ydı. Ya da ben Ankara’ydım, o Paris’ti. Ama yarım kalan her şey gibi aklımı tırmalamaya başlamıştı.
Hakkında hatırladığım tek şey adıydı. İnternetten biraz araştırınca bunu hemen buldum. Bir haftaya kalmaz kapımda bitti. Oysa pek müsait değildim o sıra. Zaten bir diğeri ile meşguldüm yeterince. Hemen gelmez diye ummuştum.
Neyse, idare edeceğim bir şekilde dedim. Hali hazırdaki eylenceliydi, sıkmıyordu, ondan vazgeçemezdim. Bu ise aşırı detaycıydı. Her şeyi uzun uzun anlatıyordu. Ben zaten hemen dikkati dağılan, sıkılgan bir tiptim. Bazen he he deyip geçiyordum ama bana önceden anlattığı şeylerden bahsedince aramızda kopukluk oluyordu.
Yine de pes etmedim. Sonuçta ikisinden pek çok şey öğreniyordum. Ama zamanla onlara yeterli vakit ayıramadığım için bir bunalma gelmişti bana. Artık aşkla başlayan bu şey bir görev halini almıştı. Üstelik bazen ikisini birbirine karıştırıyordum. Birini günlerce görmediğim oluyordu.
En sonunda olaylar sarpa sarmadan bunu bırakmak zorunda kaldım. İnsan emek verdiğinden vazgeçemiyormuş kolay kolay. Tekrar başa dönmek, en başından başlamak falan…Hem hakkında onca şey bildikten sonra. Yine de başka bir baharda tekrar buluşmak üzere o defteri kapadım.
Onun ardından hayatımda büyük bir boşluk oldu. Ve o günden sonra sayfa sayısı iki yüzün üzerindeki bütün kitaplardan uzak durmaya karar verdim. Kitaplığımdaki altı yüz elli sayfalık Gülün Adı romanını da kaldırıp bir kutuya koydum. Çünkü bana onu hatırlatıyordu: İki Şehrin Hikayesi‘ni.
Neyse diyeceğim şu ki siz siz olun aynı anda iki kitap okumayın.Ama yanlış anlaşılmak istemem, kimseyi karalamak da değil niyetim. Bu yüzden eklemeden de geçemeyeceğim;
Charles, sen bana göre fazla iyiydin.
Ya da biz farklı şehirlerin hikâyeleriydik.

-
Özgür Penguen
Vakti gelmişken size evin bahçesi ile aramda geçen çok kısa bir hadiseden bahsedeceğim. Hem blog yazısı kısa olur dediler.
Yağmurlu günlerin ardından güneşin göz kırptığı kısa bir andı. Müzik nazikçe hoparlörden sıyrılıp önce radyonun üstünde durduğu eskitme orta sehpaya, oradan da parkeye süzülüyordu. (Ve biraz edebiyattan kimse ölmüyordu.)
Dışarıda komşularımın kutu gibi kırptığı o çam ağaçları duruyordu.Dayanamayıp bahçeye attım kendimi. Az önce dışarıdan izlediğim manzaranın bir parçası olmak istedim.
Bahçeyi yoldan ayıran ağaçların dibinde durdum. Her biri neredeyse üç insan boyundaydı. Hemen yanında yan komşunun bahçesiyle bizim bahçeyi bölen çitin dibindeki büyükçe saksıları fark ettim. Kimisinin bir yanı parçalanmıştı; içindeki toprak saksının altındaki plakaya dökülmüştü. Saksılarda sıradan yeşil bitkiler vardı. Biri ekmemiş de kazayla yolu saksıya düşmüş tohumlar adeta orada kök salmaya karar vermiş gibi duruyordu. Bu küçük meseleler canımı sıkmazdı. Zaten bahçem geniş camlı kapıda büyük bir duvar tablosu gibi durup salonu süslerdi sadece, bana yeterdi bu. Güneşli günlerde çimenlere vuran güneş, çam ağaçlarıyla buluşan mavi gökyüzü, oturduğum koltukta hoşuma giden bir görsel oluştururdu.
Derken bir kuş sürüsü tarafından izlenildiğimi fark ettim. Kargaydılar üstelik. Sürüsünden ayrılarak kendisini dağlara, yollara vuran o penguen ile tanışalıberi sürü halinde gezen canlılar hepten canımı sıkıyordu. Anlamsızca bakıştık bir süre. “Ne var, kışın da bahçe düzenleyecek değiliz ya!” diye bağırmış olabilirdim belki onlara. Neyse ki birdenbire yağmur hızlandı. Koşarak eve girdim. Öteki türlü onlardan kaçtığımı düşünebilirlerdi.
Balkon kapısını kapatırken kuşlara baktım dönüp. Hala oradaydılar. İşleri güçleri yoktu çünkü. Mahallenin Z raporundan bunlar sorumluydu. Hemen battaniyemin altına sokuldum. Güneşe kanıvermiştim bir anlığına. Bahçeye çıkmakta hata yaptığımı anladım. Bazen bir çerçeveyi dışarıdan seyretmek daha güzeldi.
-
Başka Bir Deniz Bulamazsın…
Ben on yaşındayken bir yılbaşı günü ilk milenyum bebeğini televizyonda görmüştüm. İki binliler. Bunlar bir ara bebekti, çoluk çocuktu. Elimizle saçlarını okşarken bir uzaylı sever gibi imtina ile yaklaşırdık. Şimdilerde üniversitelerden mezun olmuşlar.
Malum kuşağa mensup biri tüm toplantı odasını almış karşısına konuşuyor şimdi. Stajda bilmem ne makinası icat ettiğini anlatıyor. Kolay mı icat falan? İcat edildi her şey diyorlardı bir ara hem. Kandırmışlardır seni. Bir pırlantayı izler gibi izliyorlar çocuğu bizim X’ ler. İşte aradığımız taze kan! Çocuklarına sarılmayıp torunlarını şımartan büyükanneler, büyükbabalar gibi hepsi. Ben de hala gencim, hala taşı sıksam suyunu çıkarırım diyesim geliyor da içimden gelmiyor taşı sıkmak, suyunu falan çıkarmak.
Eskiden gençtim, böyleydim ben de biraz. O zamanlar ne kadar da uzak. Ard arda kaç sanatçı öldü bu ara bir de. Bir devir kapanıyor gibi. Nostaljinin tadı kaçtı iyice. Bize sen de eskidin diyor gelen her ölüm haberi. İn sahneden artık. Başkalarının sırası geldi. Meydanları, sokakları başkalarına bırak!
Bir kahkaha kopuyor masada birden. Anında bir rüyadan uyanır gibi oluyorum, hemen eşlik ediyorum kalabalığa. Bu refleksim hızlı gelişti burada. Zaten dinlesem de yetişemiyorum bunlara. Kelimeler hızlı hızlı birleşiyor. Ne çok kelime ne kadar az şeyi anlatıyor! Bizim insanın ağırlığını özlüyorum bu topraklarda. Hüzündür belki o. Hüznü özlüyorum. Şöyle ağız dolusu şikâyet etmek istiyorum. Dertlenmek istiyorum. Bir de gurbetlik şeysi çıktı burada. Kafamda sürekli bir türkü. Sosyal medya hesabım algoritmasını benim dertlerimin üstüne kurdu bile. “…söyleyin memleketten bir mi var?”
Yaşı dile getirmekten mütemadiyen kaçınacağım yıllara da giriş yapıldı demek. Hâlâ bir eksik söyle yaşını kime ne! Garip bir utanç…Şu köşede oturan adam altmışına bastı diye ofiste parti verdi geçen ay neredeyse. O yaş şerefine bir de turneye çıkar gibi Türkiye’yi baştan sona gezdi insanı çatlatırcasına. Biz gidemiyoruz bari sen gez abicim diye arkasından su dökerek uğurlamıştık. Keyfini çıkar, bol bol harca! Bol bol ama bak!
Slayta odaklan. Yine o müthiş icat karşımda. Ne bu kahve makinası mı? Öyleymiş. İcat edilmemiş miydi o! Ben ilk telefonumu lise ikide elime aldım, Google ile lisede tanıştım. Ben senin yerinde olsaydım aya uçuyordum şimdiye! Gerçi o da icat edildi. Babam gibi konuştum şimdi. Ben kesin X kuşağıyım.
Şimdi bir de basıyorlar folik asidi. Anneler ayrı, bebeler ayrı bir yarışta. Canımı sıkıyor o türden olanı. Sabah akşam çocuğun başında dikileni. Varsın bekçi olsun çocuk diyesim geliyor. İyi insan olsun da! Yargılar gibi bakıyor anneler gözlerime. Yine ileri gidiyorum herhalde. Ne çok severdim fikir vermeyi. Sen bir de beni eskiden görecektin. Büyüdükçe susuyor insan. Ama biliyor da. Bilirken susmanın tatmin ediciliği bir başkaymış. Ne anlatıyor bu çocuk da bir saattir. Yavrum sen daha geçen ay mezun olmuşsun, ne icat bulmuş olabilirsin!
“Başka bir deniz bulamazsın. O şehir arkandan gelecek…” Aha bir kuple daha…Şu sosyal medya hesabımı kapatayım. Hele şu memleketin dertleri bir bitsin de! Hele çocuk bir büyüsün de der gibi. Biraz gülümse. Mış gibi yap. Ah ne kötüyüm bu işte. Mutluymuş gibi yap! İmkansız! Toplantı masasının etrafına göz gezdiriyorum, neyse ki kimse bana bakmıyor. Amma suratsız, amma mutsuz demesinler. Ya da desinler. Bugün de böyleyim. İnsan değil miyiz? “Neyin var,” diyormuş biri, başlıyormuşum ağlamaya. Kardeşini annesine şikâyet eden çocuklar gibi ağlıyormuşum. “Kim üzdü benim kızımı?” “O, o, o üzdü,” deyip resimlerini yansıtıyormuşum ekrana. “Tanırsınız onu dimi? Ver bakim ülkesini kızıma geri hemen! Hıı, kızıyorum ama!” diyormuş bizim ekibin direktörü. Buranın direktörü bile bizim diktatöre söz geçirebiliyormuş. Öyle bir güç…
Gerçi bunlar nereden tanısınlar bizimkisini. Niye haberleri izleyip de tatlı canlarını sıksınlar. Dünya yansa bunlara bir şey olmazmış gibi. Nasıl mutlular! Sevinçleri fazla geliyor böyle zamanlarda iyice. Birden bir alkış kopuyor. Sunumun sonuna gelmiş bizimkisi şükür. Ben de katılıyorum hemen alkışlarla. Çok yaşa padişahım! Aha yine oldu! Sosyal medya hesaplarımı kesin kapatacağım artık!