Geçtiğimiz gün bir influencerın tanıttığı o marka çantayı satın almıştım sonunda. Instagramda verdiğim pozlarda hep onu tam önüme gelecek şekilde tutuyordum, bu şekilde ne kadar farklı olduğumu hissettiriyordum herkese. Belki de “Bakın, ben bu çantaya layığım,” diyordum. Ya da, “Öyle bir çantam var ki, şu hayatta hiçbir şey yapmasam, sadece şöyle dursam bu çantayla şuracıkta, yeter,” diyordum.
Aslında o kadar bilmiyordum ki ne hissettiğimi, çünkü böyle bir çantam yoktu, o çantaya verecek param da yoktu. Bu yüzden kendime yetebilmek için elimden geleni yapıyordum. O influencerın anlattığı gibi makyaj yapıyordum. Alnımın kenarlarına ve elmacık kemiklerimin altına koyu allık sürüyordum mutlaka ve burnumun ucuna kırmızı bir daire çizmeyi ihmal etmiyordum. Derken influencerın sevgili yapması herşeyi bozmuştu. Çünkü benim sevgilim yoktu ve storyler dolusu aşk paylaşımı canımı sıkmıştı. Onu takipten çıkmayı düşünüyordum ama buna hazır mıydım emin olamıyordum.
Beyoğlu’nda aylak aylak yürüyordum. Hatta bir kitapçıdan roman bile almıştım, bir kitap influencerı önermişti o kitabı; Masumiyet Müzesi’ ni.Ve o, bir kitabın insanı baştan sona değiştirebiliceğine inanıyordu.
Sonra bir de ne göreyim! Yanından geçtiğim mağazanın vitrininde o çanta vardı! Bana eksikliğimi hatırlattı derhal. Yok, hayır, elimdeki kitap bir işe yaramayacaktı belli ki, o çantayı koluma takmalıydım. En azından dokunabilseydim bir anlığına diye düşünürken kendimi mağazada buldum. Ne yazık içeri girdiğimde kasadaki kız tüm işvesiyle onu genç bir adama satıyordu. Aralarında öyle yoğun bir enerji vardı ki kendimi fazlalık gibi hisettim. Ey çanta, sen nelere kadirdin!
Mağazagı terk ettim hemen. O influencerın yüzünü bir daha şeytan görsün diyerek kahve içmek için popüler birkaç mekan aradım internetten. O lanet çantayı unutturacaktı bana bu kitap ve o kahve, inanıyordum buna. Kahve içerken akıştaki fotoğraflara bakıp gaza geldim, Paris’e bir uçuş bileti satın aldım. Vizem yoktu ama bir şekilde hallederdim. Bu sırada fotoğraf çekmekten ve bileti ayarlamaktan kitabı okuyamamıştım, kahvem de buz gibi olmuştu.
Derken en kötüsü oldu gerçekten. Aylar sonra vizeden red alınca kendimi Paris’te değil Edirne’ de dandik bir otelde bulmuştum. Tüm gün camdan ayçiçeği tarlalarının fotoğraflarını çekip durdum. Oysa İstanbul’dan kalkıp oraya gittiğimde bu tarlaların arasından özgürce koştuğumu hayal etmiştim. Kendimi ayçiçekleriyle tamamladığımı…
Hadi yapabilirsin diye kendime gaz verdim, attım kendimi dışarı.
Boyum kadardı ayçiçekleri ve biraz ürkütücülerdi yakından. Zira kafam kadardı kafaları. Kendimi aynı kostümü giymiş bir grup delinin arasına giriyormuş gibi hissetsem de durmadım. Bu benim son çaremmiş gibi daldım ay kızların aralarına. Bir süre sonra kolumda koca bir çekirge görünce ve aynısını diğer kolumda da fark edince umutsuzca koşmaya başladım. Ta ki güm diye bir meşe ağacına toslayana kadar! Çarpışmanın etkisiyle çekirgeler de etrafa dağılmıştı neyse ki. Yapacak bir şey yoktu, ben de son çare olarak kitap okumaya karar verdim ki başka türlü geçmezdi bu tatil. Çantamdan Masumiyet Müzesi romanını çıkarırken yerde o marka çantayı görmeyeyim mi bir de! Ayçiçeklerinin hemen dibinde. Çarpışmanın etkisiyle rüya gördüğümü düşündüm ama bu o çantaydı. Beyoğlu’ da vitrinde gördüğümün aynısı. Biri mi düşürmüştü ki? Ama bu marka çantası olan birinin şu tarlada işi neydi? Bu düpe düz Tanrı’nın bana el uzatmasıydı. İşte senin sıran geldi demesiydi.
Uzanıp çantayı elime aldım. Derisinde elimi gezdirdikçe içimde bir şeyler değişiyordu sanki. Instagramımı süsleyen çantalı fotoğraflarımı ve likeları düşünmeye başladım hemen. İçini açıp baktım yine de, belki Tanrı çantayla birlikte başka şeyler de göndermiş olabilirdi, ama içinde hiçbir şey yoktu. İçini öyle görünce bir garip hisettim kendimi. Hepi topu elim kadar bir deri kumaştan ibaretti. Bilmiyordum belki de ruhu ve aklı olan bir canlı olarak hayal etmiştim o çantayı hep, eksiklerimi tamamlayacak kayıp tarafım… Ama değildi. Bomboştu. Tanıdık, koca bir boşluktu çantanın içi.

Yorum bırakın